22 Aralık 2015 Salı

Gölge - Yayın 3



3
Dürtü
Evden öğle yemeğini yeyip çıkarken, Şefika Abla arkamdan “Sen gelene kadar çıkmış olurum ben. Dağıtma çok evi.” diyerek tatlı sert bir uyarıda bulundu. Ben cevap vermeyince sağlam bir hayıflanmıştır ardımdan. En azından içimde o titreme, kulaklarımda o çınlamayı duydum sesi gelmese de onun kendi kendine söylemlerinin. Artık yağmur çiselemeye başlamıştı ve bununla beraber suratımda doğal ve yayvan bir gülümseme kendini gösteriyordu. Seviyorum yağmuru.

Üzerimde yeni ütülenmiş kot pantolon ve kırmızı çizgilerle bezeli ekose bir gömlek vardı. Alışveriş yapmayı sevmem ama bu gömlek bana biraz sevdirmişti kendini aldırırken. Ceketimi çıkartıp arka koltuktaki askılığa koydum. Motoru çalıştırırken telefon çaldı. Araç hoparlörüne bağlı telefonu açtım.

-Efendim?

-Selam, merak ettim hazır mısın bir ikincisine diye. Yoksa şu an yoldan geri mi dönüyordun?

İstemsizce de olsa suratıma yayılan o anlamsız sırıtış kulaklarıma kadar yükseldi. Aynada kendimi gördüğümde küçük çocuk gibi kızardım. Esmerdim oysa ki kızarsam bile belli olmazdı. Ama domates kızarıklığı beklerken patlıcan morluğunda bir suratla kendimi bu billur sesli hanımefendinin karşısında düşündüm. Sonra hemen dağıttım bu düşüncemi. Hemen yapay bir özgüven patlaması ile aynı şekilde karşılık verdim.

-Şu an otoyola çıktım. İstanbul yoluna, son hız kaçıyorum.

-Yakalanmak hoşuna mı gidiyor yoksa, niye koşturacaksın şimdi?

Yakalanmak hiç hoşuma gitmezdi. Hele ki benim gibi birisi. Nasıl yakalanır? Sözcük gerçek anlamı dışında kullanılsa da paranoyalarımın esiri olmama ramak vardı ama soğukkanlılığımı korudum.

-Yakalanmaktan başka bir olasılık yoksa bunu daha zevkli hale getirmek sence de mantıklı olmaz mı?

-Anlamadım. Ne demek istedin?

Gülme nidalarım adeta bir silaha dönüşmüştü düşüncemde.

-Diyorum ki teslim olmaya geliyorum.

-Senin bu gizemli konuşmalarını çözmenin yolu var mı?

-Benim gibi düşünürsen var.

-Öğretsene bana boş bi zamanda.

-Bugün başlarız o zaman.

-Ya hocam ilk gün ders mi olur ya?

Sesindeki o cilve beni yoklamaya o kadar müsaitti ki patlıcan rengi suratım artık mor ötesi bir hal almıştı. Ama konuşma şekli, terimi akıttıkça kafamda kurduğum hayalleri perçinliyordu.

-Bilmiyorum uslu durursan ödül olarak ilk ders boş olur.

-Hadi hadi daha ikinci buluşmadan kırma beni. Otuz dakika sonra B&C’de. Bakalım beni görebilecek misin ?

-Kaçırmayacağıma bahse bile girerim. Görüşürüz.

Aynada kendime baktım. Telefon kapandıktan birkaç saniye sonra dahi konuşmanın yüzümde yarattığı renk efektleri devam etti. Buz gibi havada ilk yaptığım iş camları açmak oldu. Yakalarımı elledim. Nemlenmişlerdi. Hatta yağmur bile bu kadar ıslatamazdı. İçimden kendi kendime söylendim yine salak sırıtışlar içinde. Ne vardı bu kızda diğerlerinden farklı? Neydi beni hale getiren. Karşı duramadığım, gardımı düşüren şey neydi? Biraz kendim için tedirginlikle “kendine gel lan, sakin ol, sakin ol ve direksiyona sevgiyle yaklaş sevgini şimdi ona ver” derken buldum aklımı. Sakince şehirde dolandıktan sonra B&C’de idim. Önce araçla restoranın etrafını dolaştım. Küçük bahsi kaybetmemek için onu önceden tespit edip hile yapma hakkımı sonuna kadar kullandım ve balkonda önünde bir kokteyl ile onu gördüm. Üzerinde açık kahve deri ceket altında ise kot pantolon vardı. Onu süzerken otoparkta iyice yavaşladım. Yüz hatlarının belirginliği dişil karakterini inanılmaz şekilde öne çıkartırken siyah saçları arkadan sertçe at kuyruk ile bağlanmıştı. Dışarıda görsem dahi içimden “böyle cengaver hatunlara bayılıyorum lan” dedirtecek cinsten bir albenisi vardı. İşin aslı dedirtti de.

Araçtan inene kadar pencereleri kapatmadım. Tekrar terlemek istemiyordum. İnmeden ceketimi askıdan çekip çıkardım. Kendime son bir kez aynada baktım. Göbeğimin son kalıntılarını da içime gizledim. İyiydim. Yine o yakıtım olan özgüven adeta manevi depomu tamamen doldurmuştu. Son bir defa daha aynaya baktıktan sonra yüzüme, o kimisine göre pis kimisine göre hınzır kimisine göre de piç gülümsememi yerleştirdim. İçine biraz daha samimiyet eklersek makyaj tamamlanacaktı. Onu da yolda hallederdim. Derin bir nefes aldım ve aracın kapısını açıp sol ayağımı yere bastım.

Yağmur şiddetini artırmış, mekanın balkonunun dışa bakan camını dövercesine yağıyordı. Zaman kaybetmeden koşar adım içeri girdim. Girişte sipariş ettiğim çiçekler bekliyordu. Çok anlamazdım buket güzelliğinden ama beni bile etkilemişti o sade buket. Gözüne görünmeden yukarı çıktım sonra. Ses çıkarmadan arkasından yaklaştım. Dışarıyı izliyordu tam sandalyesinin arkasına geldiğimde. Tek elimle gözlerini kapadım. Korkuyla irkildi önce. Sonrasında;

-Yiğit ödümü kopardın.

Elimi kaldırdım gözlerinden. Çiçek buketini görür görmez ayağa kalktı. Samimice yakınlaştı. Yüzyüzeydik. Mesafe hala düzgün, sabit ve onun kontrolünde idi.

-Şaşırtıcı. Bu kadar etkileyici giriş beklemiyordum.

-Gönül isterdi ki eski zamanlardaki gibi pastanede buluşmak, ama kısmet bu zamana imiş.

Sesimi eğer kontrol etmezsem titreyecek ve rezil olacaktım. Kesinlikle başarısızlık seçeneğini elemem lazımdı. Hele ki son cümlemde boğazımda kendisine taht kurmuş gıcıktan sonra.  Kurduğum cümleler samimiyeti daha da artırdı. Gülümsememin başka insanları irite etmesi gibi onun da o hale gelmesinden korktum ve biraz daha kendimi klasik ve diyafram modunda ilerlettim. Kemer göbeğimi sıkıyordu ve sağ şakağımdan ter damlaması an meselesi idi.

-E geç otur madem. Biz de pastane havası yaratırız.

İkimiz de ince bir gülüş ile sohbetimize başladık. Belki de uzun zamandan beri geçirdiğim ve uzun süre sonra bana farklı tatlar yaşatan bir konuşma idi. Dakikalar su gibi geçiyordu. Mesleğini anlattı bana. Yoğundu o da kendince. Bir ajansta foto muhabiri idi. Severek seçmişti mesleğini. En azından bana dediği bu. İlgiyle takip etmiştim onu. Saatlerin hesabının yapılmadığı bu sohbette kurduğumuz tatlı hava bir telefon ile dağılacaktı. Arayan her kimse yüz ifadesini değiştirdi. Üstelik heyecanlandı ve hevesle kalktı yerinden.

-Yiğit, çok özür dilerim kameraman arkadaşım aradı. Dikimevi tarafından bir olay haberi geldi acilen oraya gitmem lazım, iş için çok önemli ve senden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum. Bunu bir ara telafi edeceğim ama söz. İznini istesem.

Yüz hatlarım sadece bıyık yanlarımdaki belli belirsiz kasılmalarla değişti.

-İstersen ben bırakayım hemen.

-Yok gerek teşekkür ederim taksiyle giderim. Söz telafi edeceğim bunu.

-Öyle şey olur mu? Tabi ki git. Dikkat et kendine ama aklım sende. Bir mesaj atıp haber verirsen mutlu olurum.

Bunun verdiği anlam gayet açıktı. Belki erken davranmıştım hatta amatörce olmuştu bu yaklaşımım. Ama sonuçları kötü olmadı diyebilirim.

Dudaklarını incelterek “Veririm,” dedi. Sesinde bir tutam “oh be” sezinledim o an. Ama içimde yine de olumsuzluk senaryoları kum fırtınaları gibi esmişti bir kere. Eğilerek gülüşü geldi aklıma. Candan güldüğü belliydi ve gün boyu karşısında oturup arkasında gözü almayan herhangi bir fon ile onu izleyebilirdim.


Adı da ayrı tatlıydı. Ağzımdan düştü harfleri o ana kadar kullanmadığım halde. Aydeniz... Ay ve Deniz... Tıpkı yağmur ve rüzgarın birlikteliği kadar anlamlı ve ürpertici şekilde sevecen. Yağmur ve Rüzgar... Fakat gözden kaçırdığım bir benzerlik daha vardı ki sonrasında bana gözlerimi kapattırdı. Katil ve Maktül kadar benzerdi.


2 Kasım 2015 Pazartesi

Gölge - Yayın 2



2
Birleşme

Alarm kurmadığım bir gün olan cumartesiyi okula ilk başladığım günden beri sevmişimdir. Haftanın incisi gibi kendisi tatil sonrası tatil olan bu tek günde, havanın nasıl olduğuna aldırış etmeden kendimi dışarı atmaya bakarım. Ancak uzun süredir bu denli beklememiştim cumartesiyi. Bugün önemli bir gündü. 40’larına merdiven dayamış adamların uzun bir müddet sonra bir araya gelip gece sohbetlerine dalacağı uykusu gelse bile sohbetten kalkmayacağı hoş bir gün hoş bir gece olacaktı. Şefika Abla’ya sadece öğle yemeği için eve geleceğimi, onun dışında bir de akşam hazırlanmak için geleceğimi söyledim.

-Tamam oğlum istediğin bir şey varsa söyle onu yapayım yemeğe.

-Yok abla canın ne istiyorsa yap. Yerim ben fark etmez.

Bu kadına niyeyse en baştan beri çok ısındım. Belki evde o varken küçük çocuk ben olduğum için böyle oldu. Yalnız, geçmiş ömrü acı dolu bir kadın. Kocası ile genç yaşta evlenmiş daha 16’sında. 17’sinde hamile kaldığında herifin dayağından karnındaki bebeğini düşürmüş. Baba evine kaçmaya karar verdiğinde babası “Kocanın evine git” diye geri yollamış. Sonra da garibanın dayaktan beli doğrulmamış yıllarca. Gel zaman git zaman sonra Şefika Abla kocasının dışında başka bir herifle görüşmeye başlamış. Adını yanlış hatırlamıyorsam Mithat demişti. Kocası bu kadını zorla alıkoymuş dışarı çıkmasından şüphelenince. Ama sonra kumar parası bulamayınca kadını tekrar gündeliğe yollayıp yanında kendisi de gitmeye başlamış. Mithat ise o zamanlar bir otelde güvenlik görevlisi. Şefika Abla’nın kocasıyla konuşmak için yanlarına gitmiş. Adam konuşmalardan sonra çekmiş tetiği Mithat’ın kafasına. Ağır ceza da vermiş buna müebbet hapis. O zamandan beri kadıncağız geçimini sağlamak için gündeliğe gidiyor tek başına. Aslında kıyamıyorum da, evde olduğumda beraber iş yapıyoruz yemek yapıyoruz. Çocuğu olmadığı için beni oğlu yerine koyuyor. 4.5 yıl bitti işte yan yana.

Başına bağladığı, bana zaman zaman komik gelen tülbenti ile banyoya doğru giriyor. Ben ise koridorun sonundaki odamın kapısını kapatıyorum. Kapıyı yağlamam gerektiğini hatırlıyorum ve bunu bir sonraki güne erteliyorum. Elimi kirletemem şimdi. Eşofmanlarımı giyiyorum. Anahtarı cebe atıp kapıyı açarken içeri sesleniyorum, “Abla ben çıktım bir şey lazım olursa mesaj at. Hadi kolay gelsin.” Kapı kapanırken “Tamam oğlum kolay gelsin.” diyor ve ben dışarıya çıkıyorum.

Sağlam bir kahvaltı vakti diye düşünürken içimi tekrardan o heyecan kaplıyor. Onun şevki ile gaza dokunuyorum. Eski zamanlar geliyor gözümün önüne ve bugün tarihin tekerrürden ibaret olduğunu kanıtlamak için mükemmel bir gün. Hava da en sevdiğimden. Yağmur öncesi “acaba kaç dakikaya başlayacak” hissiyatı olur ya. Öyle işte hava da.

Yaklaşık yirmi dakikalık bir gezintiden sonra soluğu havaalanı yolundaki bir kahvaltıcıda alıyorum. Fırsat buldukça gelirim her Cumartesi buraya. Artık tanıyorlar beni. Kapıdan girerken dükkan sahibi “Hoş geldin abi, hemen serpmeni yaptırıyorum” diye karşılıyor beni. Ama bugün özel bir konuğum var. “Bekle bekle. Bir dostum gelecek o gelsin öyle masa kurulur.” diyorum. “Tamam abim nasıl arzu edersen.” diye yanıtlıyor beni elinden geldiğince vakur bir tavır takınarak. 6-7 dakika sonra bir Ford gelip duruyor mekanın otoparkına. Yukarıdan bakıyorum otoparka ben de.Mekanın bahçesi oldukça geniş bir görüş imkanı sunuyor Ankara manzarasına. Akan çeşme de rüzgarla beraber sularını kıvılcım halinde üzerime doğru yolluyor.

Sakince eşyalarını topluyor Ford’un içindeki insan ve arabanın kapısını açıyor. İnen ise bahsettiğim yakın dostum Ender. “Ya arkadaş” diye hayret ediyorum içimden kendime bakıp, “bir adam hiç mi değişmez?” diyorum önümdeki göbeğe bakıp. Hoş kendime haksızlık yapıyordum aslında. 1 yıldır sıkı ve disiplinli bir şekilde spor yapıyordum ve 15 kilo kaybetmiştim. Ama yemekten asla vazgeçmemiştim.

Ender yukarı çıkmaya başladığında yerime geçtim, oturdum. Bekleyen garsona elimle “dizelim” gibilerinden bir işarette bulununca garson içeriye doğru hareketlendi. Bu esnada kapıdan girişte güneş gözlükleriyle belirdi Ender. Elimi kaldırdım ona da. Beni tespit ettiği gibi suratında birbirimizle her karşılaştığımızda takındığımız gülmeye ramak kalan ciddiyeti takındı. Okul zamanı ile şimdiki zamanı düşününce aramızda hiçbir fark olmadığını bu bozulmaya yakın ciddiyeti görünce anladım. Masaya beş adım kala o saçma sırıtışlar artık ikimizin de yüzüne hakim olmuştu.

-Vay, kardeşim. Çok ciks yerlerdesin bakıyorum.

-Tabi oğlum sen ne zaman benim kötü yerde takıldığımı gördün.

Sarılmalar birbirimizin yüzünü görmeden konuşmamıza eşlik ediyordu.

-E n'aber nasıl gidiyor hayat? Toparlayabildin mi yeni düzeni?

-Ya toparladık sayılır bakalım hele bir üretime geçelim de onun üstüne daha iyi olacak her şey. Şimdilik bi aksilik yok. Senden ne haber?

Sıradanlıkla Ender'e cevap vermeye çalışıyorum.

-Aynı ya bir değişiklik yok işte en son telefonda konuştuğumuzdan. Hızla değişen sizsiniz lan ben yerimdeyim.

-Ya bırak dışarı çıkıp bir şey yaptığın yok çağırıyoruz gelmiyorsun.

-Yok be oğlum evde takılmak rahat oluyor. Bu akşam nasıl yapıldığını gösteririm size.

Konuşmaya eşlik eden gülüşmeler devam ederken Ender cebinden kamyoncu model Camel sigarasını çıkartıyor. Sanki laf atma dürtüsü bir tarafımdan zorluyor beni.

“Lan hala mı o Camel be? Al al Malbuş iç. İş sahibi oldun ama bi Malbuş’a geçemedin.”

“Ooo Malbuş alırım bir dal,” diyor. “Zaten son sigaramdı çıkınca yenisini alacağım.”

Kahvaltılıklar yerini alıyor çaylarla beraber. Sohbet esnasında konudan konuya atlıyoruz. Her defasında yaptığımız düşük dönemler hakkındaki “o leş ya bir bok olmaz ondan” ve “o çocuk tam bir mal” muhabbetleri yine ortalığı kasıp kavuran derecede hala. Taze simitler geldiğinde konuştuğumuz konu ise Gencer’in son hali.

-Fena durumda o ya. Organizeye müdür olmaya çalışıyor terfi bekliyor. Bugün aradım normalde o da gelecekti. Ama “kafa kaşımaya vaktim yok abi iş var” dedi. Ben de kafana sıçayım dedim kapattım.

Yüzümün şeklini hiç bozmuyorum. Çünkü işin ne olduğunu biliyorum.

-Memleketin pisliği biter mi oğlum? Aslında bir yandan özeniyorum da lan. Adam sürekli aksiyon içine girebilecek potansiyelde, işleri hiç bitmiyor. Ne bileyim fantastik kuntastik sevimli şeyler gibi geliyor.

Yanıt ise beklediğim gibi…

-Ya yok lan ne işim olacak milletin pisliğiyle. Ben halimden memnunum herkes de memnunsa sorun yok.

-Lan bir gün gidelim alsın soksun bizi bir mahale bu herif, işi ne valla merak ediyorum.

-Aslında olabilir ben de merak etmiyor değilim.


Merak işte. Herkes merak eder. Herkesin ortak zaafıdır bu merak. Bazen görmememiz gereken şeyleri gösterir bazen de merak edeni merak ederiz merak edilenden ötürü. Çünkü avcının merakı bazen kendini av yapar.

23 Ekim 2015 Cuma

Gölge - Yayın 1

Yeni bir seriye hoşgeldiniz. İmkan varsa koyulan müzikle okumanız tavsiyemizdir. Olaylar ve kişiler tamamen hayal ürünüdür.



Derin bir  savaş içindeyiz ve bunu sadece ölüm bitirebilecek …


1
Tanışma

       Sigarayı filtresine kadar içmiştim. Açlığım giderilmişti nikotin tarafından. Her içime çekişimde yakıcı dumanı ciğerlerime doldururken, izmaritin ucundan çıkan küçük ışık dokusu karşımda oturan hödüğün gözlerini seçmeme yetiyordu. Lakin amacım onu görmek değil onun beni görmesiydi. Sigara söndüğünde hayatında dinlediği son şarkı da bitmiş olacaktı. Ne yazık… Elleri kolları bağlı, yalvarır gibi sulak gözlerle bakan ve karşımda ezildikçe ezilen bu bana göre vasıfsız mahlukatı gördükçe, ayna karşısına geçip dışarıdan sadece aynanın hizasına vuran sokak lambasının ışığında kendime bakarak imreniyordum. Belki bu insan elimde olduğu için, hiçbir şey yapmaya şansı olmaması bana bu güveni sağlıyordu ya da onu gerçekten birazdan kendi kanında boğacak olmam dudaklarımın yanlara doğru gerilmesini sağlıyordu. Ne fark edecekti ki bu saatten sonra. Sadece bu anı elimden geldiğince havalı yapmak istiyordum. Kendimi böylece tatmin etmek en yüksek fiziksel hazdı benim için. Sanki etrafımda insanlar izliyordu beni ve onların etkilendiğini düşünüyordum benden. Temiz çalışacaktım. İşi öğrenmiştim, öğrenmekten öte alışmıştım, alışmaktan öte zevk aldığım işi yapıyordum. Kendimin kiralık tetikçisi idim. Ödülüm de buradan çıkışta Sıhhiye’de her zaman gittiğim çorbacıya gidip bir kase mercimek çorbası içmekti.

       Sigaranın son nefesiyle şarkının bitmesi ne tatlı bir rastlantı olmuştu benim için. Ritimler, dengeler… Daha fazla tiyatral şov sunmak için bu defa sadeliğimi kullanacaktım.
         
       Çelik çantanın mükemmel rengi göz alıcı idi. Gözümde hiçbir değerli taş onun etrafı kadar güzel görünmüyordu. Büyüğünü bu ritüelime getirmediğim için önce pişmanlık duysam da küçük çantada benim suç ortaklarım elime kavuşmayı bekliyordu. Dört haneli şifreyi girdim. Tık sesi geldi ve çantayı gecenin sessizliğini bozmadan usulca kaldırdım. Gümüşi gövdeleri parlayan italyan dostlarımı çıkardım. Bir kez daha beraberdik. Yavaşça susturucularını yerleştirdim.

       -Bir nakaratlık daha zamanımız var bence.
       Cümlemin bitişi ile ağlama başladı. Ne amacındaydı bu adam? İşimi o kadar kolaylaştırıyordu ki. Zevkten dört köşe bir şekilde bundan üç dakika sonrasını düşünüyordum. Şarkı bittiğinde acaba eserim nasıl olacaktı? Sabırsızlıkla beklemede idim bunu işte. Tuvalete gittim. Sigaramın üstüne bir sifon çektim. Tıpkı bundan sonraki her günümün sonunda, geçen her güne çektiğim gibi.

       -Şarkı mı hüzünlendirdi? Sana bir soru soracağım. Benim kim olduğumu biliyor musun?


       -Bilmiyorum.


       -Bilmek ister misin?


       Ella sanki bize eşlik ediyordu sonlara doğru. Aman tanrım zevkin doruklarındayım. İşte bedenim içten içe mutluluk ile dolu idi. Sanırım özgürlük zamanı idi onun için.


       -Kimsin?


       Şarkı bitimindeki son outro…


        -Sinirini zıplattığın için seni öldürecek birisi. Görmek ister misin kim olduğunu?


       -Hayır. İstemiyorum. Lütfen öldürme beni. Lütfen.

       -Şşşş bozma. En sevdiğim bitişlerden birisi bu.


       Deri eldivenlerim, ağzımla burnumu örten peçeli maskem ve koruyucu bonem ile kendimi o sarı ışık altında adeta sevimli bir melek gibi hissediyordum. Maskemi indirirken yüzümün yarısının karanlık yarısının aydınlık olması ise cheesecake üstündeki krema gibiydi. Artık hazırdım. Ella bana işareti verdi ve başımı yana eğip o masum gülüşü taktım kendime. Çünkü melekler masum güler.


       -Dinle Ella ne diyor.


       -Ne diyor?


       -Goodbye.


       Çift Beretta92… Bir kurşun ağza bir kurşun kafaya, öteki hayatında ağzını kapatıp beynini kullansın diye.

24 Eylül 2015 Perşembe

düğünden kız kaçırma

1 yeni mesaj. mesajı açtım. dervişten. "cuma akşamı stadyum?" yazmış. dalga geçiyor herhalde. "hangi stadyum?" diye cevap attım. bir iki dakika sonra "neresi olcak, beytepe stadyum" diye mesaj geldi. "şaka mı yapıyorsun" dedim. "hayır, gel. mesele ciddi" dedi. "eyvallah" deyip konuyu kapattım.

efsun. derviş'in 3 ay önce ayrıldığı nişanlısı. efsun evlenmek istedi, derviş de henüz doğru düzgün bir işe sahip olmadığı için kabul etmedi. aslında derviş bir kaç defa iş buldu ama ya şirket battı işsiz kaldı ya da üstlerine dayanamadığı için işten ayrıldı. hayatını yoluna koyamadığı için evlenmeye sıcak bakmayan derviş, efsunla yaşadığı sert bir tartışma sonucunda ayrıldı. ikisi de birbirinden inat olan çiftimiz birbirleriyle asla konuşmadılar tabi. (aslında bundan iyi bir "ortalama türk dizisi" olurmuş.)

cuma işten erken çıktım. uçağa atlayıp ankara'ya gittim, esenboğa'dan çıkınca kapıda müzmin'i gördüm. "cuma ankara'ya geliyorum beni havalimanından alsana" deyince "derviş mi çağırdı seni de" demişti. demek onu da çağırmıştı. kızılay'da yemek yedikten sonra kampüse geçip stadyumda her zaman oturduğumuz yere gittik. hala kimseler gelmiyordu oraya. 5 dakika geçmeden zeki, arkasından da hektor geldi. hepimizi derviş toplamıştı, kendisi ortada yoktu. neyse, birkaç dakika geçmeden elinde iki poşetle geldi. merhabalaştık. bi çevir-aç çıkartıp bana uzattı. "al bu senin."
geri kalanlara da birer filtresiz verdikten sonra herkesin görebileceği bir yere geçti. büyük bi yudum aldıktan sonra, "beyler, 8 gün sonra efsun evleniyor" dedi. herkes büyük bir yudum aldı. "ve ben hala onu seviyorum." büyük birer yudum daha.

uzun bir sessizlikten sonra "napalım, kaçıralım mı" dedi zeki. hektor kafayı kaldırdı. "kaçıralım ulan." "nasıl yapcaz olm manyak mısınız? kız trabzonlu, o düğündekilerin yarısı silahlı olur." dedi derviş. bi an sonunu düşünmeden bi laf attım ortaya, "var benim bi planım. ancak ölüm riski yüksek, başarı şansı düşük." dedim. bu soğuk espriden sonra planı anlatmaya başladım.

16 temmuz 2017 pazar. şanslı olup olmadığımızın belli olacağı gün. daha doğrusu şansımızı ölçebileceğimiz gün. her insan şanslıdır, ancak, "bazıları" şanslı olduğundan haberdardır.

operasyonun kontrolü müzmin'de. hepimizde afili birer kulaklık var. plana, efsunla derviş'i tanıştıran, hepimizin yakın arkadaşı şirin'i ve onun bir arkadaşını daha dahil ettik. işte, gelin ve damat salona giriyor, onların arkasında gelinin en yakın arkadaşı şirin ve ben. damada arkadan tekme atmak için en uygun yer sanırım. bizim arkamızda da damadın arkadaşlarından birisi karısıyla geliyor. en arkada ise hektor, o da rol arkadaşıyla beraber içeri giriyor. tam bir avrupai düğün, çiftler olarak sırayla bütün davetlilerin önünden geçip en öne oturuyoruz, kızın erkek kardeşleri beni fark ediyor. hafifçe kafamı eğerek selam veriyorum. gülümsediler. umarım bu gülümseme birazdan işimize yarar. şans.

gelin ve damat ilk danslarını ediyorlar. ferhat göçer cennet çalıyor. iğrenç. müzmin, kulağımıza "nikah memuru paket, defteri de ayarladık, zeki de içeriye girmeye hazır" diyor. aptal bi şekilde ilk danslarını bitiren çifti alkışlıyoruz. eline mikrofonu alıp kendini sunucu ilan eden adam, şimdi de nikaha geçiyoruz diyor ve az önce bizim girdiğimiz yoldan zeki giriyor. sarı işlemeleri olan kırmızı cübbesi, siyah çerçeveli gözlükleri, yana yatırılmış sarı uzun saçları ve donuk suratı ile tam bir inek öğrenci ifadesi ile hem de. gülmemeye çalışıyoruz. şirin'in şaşkınlıktan gözleri açılıyor, plana dahil ancak hiçbir şeyden haberi yok. garibim şirin.

nikah faslına giriyor zeki. klasik girişi yaptıktan sonra "bilmemneoğlubilmemne bilmemnekızıefsun'u karılığa kabul ediyor musunuz?" edecek tabi. kalın bir sesle, sakince ama sesini yükseltmeye çalışarak "evet" diyor. diyecek. aynı soru farklı özne ve nesne kullanılarak efsun'a soruluyor, aynı cevabı aldıktan sonra, zeki şahitlere geçiyor, şirin şahit. bana sorgulayan gözlerle bakıyor. kafamla onaylıyorum şirini. hepsi imzalıyor. zeki operasyonu başlatan cümleyi söylüyor "gelini öpebilirsin!."

damat gelini öpmeye davrandığı anda "dur ya dur bi saniye aceleniz mi var?" diye bir ses geliyor. derviş kapıda, herkes şaşkın. damat bir daha davranıyor, bu sefer kız izin vermiyor. derviş sinirli bir şekilde "dur lafının neresini anlamadın" diye söyleniyor. tüm kalabalık kapıya doğru bakıyor. bizimki bir eli cepte artist bir şekilde ilerlemeye başlıyor, az önce arabada "olum çok korkuyorum" derken sesi titreyen adamın şu anda simasında tek bir kıl kıpırdamıyordu. derviş nikah masasına kadar ilerliyor. şirin şaşkın, gelin hanımın gözlerinden ateş fışkırıyor.

gelin hanım, nikah memuru zeki'nin yanından beri masanın önüne, derviş'in karşısına geçiyor. durduğu gibi de derviş'e okkalı bir tokat. kalabalıkta mırıldanmalar başladı, damat ve bir kaç herif ayaklandılar. "senelerimi mahvettiğin gibi düğünümü de mahvedeceksin öyle mi? sen kendini ne sanıyorsun? utanmaz..." derken efsun ikinci tokat için elini kaldırdı ama derviş elini yakaladı, hızlıca kızın diğer elini de tutup, gelinin karşısında diz çöktü. "bana istediğin sıfatı yakıştırabilirsin, çoğunda da haklı olacaksın. sadece söyleyeceklerimi dinle, ondan sonra bunun için uzunca vaktin olacak." kızın gözlerinden hala alevler fışkırıyordu. derviş tekrar başladı : "gözlerimin içine bakınca ne görüyorsun bilmiyorum. ben aynada kendi gözlerimin içine bakınca utanç görüyorum, korku ve nefret... hepsi gitmene izin verdiğim için, kolundan tutup 'benimle kal, sana ihtiyacım var' diyemediğim için... diyemedim. kimseye dememiştim daha önce, bana uzak bir kavramdı. o kadar yanılmışım ki, aslında o kadar zayıfmışım ki... beni ben yapan şey aslında ben değilmişim, senmişsin. görememişim... ismin kalbime, gözlerin gözlerime kazınmış durumda. gitmene nasıl izin verebildim bilmiyorum? ben senin için nefes alıyorum, senin için yaşıyorum. seni çok seviyorum. buradan dışarı çıkıp hayatımın geri kalanında bir daha asla senin yanında hissettiklerimi hissedememekten korkuyorum." derviş'in gözleri doldu, efsanevi derecede nadir yaşanan bir olay. kızın ellerini daha da sıkıca tuttu. "sana yaşattığım her kötü şey ve mahvettiğim bu özel gün için özür dilerim ama aylar önceki hatayı bir daha yapmayacağım. benimle gel, yeniden gözlerimizin içi gülsün. hatta evlen benimle!" son cümleyi bir anda gaza gelip söylediğinden olsa gerek, sesi biraz yüksek çıkmıştı derviş'in. koca adam hala kendi kendine gaza gelebiliyor. kızın gözlerinin içi güldü, sessizce "evet" dedi, biz de hazırlanmaya başladık. derviş pis pis gülümseyerek "buradan tek parça çıkabilirsem tabii" dedi.

ve beklenen oldu, bu kadarını kaldıramayan damat, derviş'in üzerine yürüdü. derviş gelişine kafa atarak adamı yere 1.80 uzattı ve zaten elinde olan efsun'un elini daha da sıkı tutup dışarı doğru koşmaya başladı. müzmin, efsun'un gelinlikle binmesine yardımcı olmak için ona önce kapıyı açtı, kız içeri girdikten sonra da eteğini toplamasına yardım etti. derviş de müzmin'in eline bir ellilik tutuşturdu. müzmin elindeki parayı belinin hizasında tutup iki tarafından çekiştirerek "bu ne lan şimdi" dedi. "alışkanlık işte." beyefendiliğin ilk kuralıdır, kibarlığı karşılıksız bırakmamak gerekir.

şimdi sahne bizim. damadın yakınları derviş'in peşine düşeceklerdi ki hektor birini yakaladığı gibi masaların üstüne attı, diğerlerinin de önüne geçip engellemeye çalıştık. iki kişiyiz. müzmin yine kulağımıza konuşuyordu, "dervişler hareket ettiler, ben zeki'yi alacam siz de çıkın oradan." daha fazla karşı koyacak gücümüz kalmamıştı ki, içlerinden birisi; "nikah memuru kaçıyor" diye bağırınca bütün dikkatlerini ona verdiler. onun peşine düştükleri sırada, hektor "hadi çıkıyoruz şirin" dedi. hektor bir arabada, ben ve şirin diğer arabada gelin ve damadı takibe başladık.

5 dakika sonra tam planladığımız konvoy oluşmuştu. en önde bizim damadın arabası, hemen sağ şeridinde biri sahte biri gerçek iki nikah memurunu barındıran müzmin'in kullandığı araç. 10-15 metre arkalarında solda ben, sağda hektor, en arkada ise silahlı olan damadın akrabaları vardı.
zaten felç olan istanbul trafiği bizim de katkılarımızla iyice batmıştı.

müzmin bu sırada kulaklarımıza tekrar konuştu, "nikah başlıyor." bu sefer gerçek nikah memuru, hareket halindeki aracın camından kafasını çıkarıp kapıya oturdu, zeki'nin uzattığı megafonu aldı. "damat bey adınız soyadınız?"
"geç o faslı şimdi" diye uyardı zeki.
"tamam, tamam. efsun hanım ve derviş bey evlenmek maksadıyla belediyemize yazılı başvurularını iletmişler ve evlenmelerinden herhangi bi engel görülmemiştir. siz babasının kızı efsun ejder, babasının oğlu derviş çokbilmiş'i kocalığa kabul ediyor musunuz?"
gelinin söylediğini kimse duymuyordu. nikah memuru "ne diyorsunuz duyamıyorum hanımefendi" dedi. en son nikah memuru dayanamayıp "evet diyorsanız bir, hayır diyorsanız iki kere elinizle kapıya vurun" dedi. kafası çalışan adamları severim. gelin de camını açtı, elini dışarı çıkarıp bir kere vurdu. bu sefer alkış yoktu, korna vardı. datdatdaaaaaaaaat!

nikah memuru ne yapıyorum ben dercesine trafiğe baktı. "siz babasının oğlu derviş çokbilmiş, babasının kızı efsun ejder'i karılığa kabul ediyor musunuz? evet ise 1 hayır ise 2 kere kornaya basın." cevap kısa ve netti. dat! bunun üzerine herkes tekrar kornalara yüklendi. trafikteki diğer insanlar da bu garip ânı akıllı (!) telefonlarıyla ölümsüzleştiriyorlardı. aslında bir yandan da işimize yarıyorlardı, damadın akrabalarını arkada tutmakta zorlanıyorduk, ufak temaslar olmuyor değildi. bu ilginç nikahı izlemek isteyenler sayesinde trafik kalabalıklaşıyordu ve biz de biraz rahat ediyorduk.

"sizler de şahitlik ediyor musunuz bu nikaha" diye megafonla bağırdı, ama şahitler zaten zeki ve müzmindi. sonra kafayı içeri soktu. 10 saniye sonra geri çıktı. "ben de belediyenin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, sizlerin ve bu yüce trafiğin şahitliğinde sizi karı-koca ilan ediyorum. yanaştır oğlum arabayı biraz onlara, camdan evlilik cüzdanlarını verelim"

tam bu sırada ex-damadın akrabaları daha fazla dayanamayıp silahlarına davrandılar ve bizimkilerin üstüne bahar yağmuru gibi mermi yağmaya başladı. hektor'un arabası, peşimizdeki kovboyların dikkatini dağıtmak için rodeo yapan bir boğa gibi sağa sola savruluyordu. arkadaki araçlardan birine takla attırdı. hala arkamızda hakkımızdan gelmeye yetecek kadar insan ve araç vardı. müzmin, dervişe siz gidin biz oyalarız diyordu kulağımızdaki küçük ama etkili aletle. silahı sokak ortasında kullanacaklarını akıl etmemiştik, planımız bitmişti. biz de bitmek üzereydik.

hektor eliyle bana ileri çıkmamı söyledi. laf dinlememek için oldukça uygunsuz bir ortam. bir gözüm yolda bir gözüm dikizde hektor'un yapacaklarını izlemek istiyorum.

aracını iki şeridin ortasına alıp bir anda frenliyor. zekice. arkasındaki iki araç da hektora çarpıp savruluyor. mantıken. onlara çarpmak istemeyenler de yan şeritlere doğru kaçmaya çalışırken hafif kazalara sebebiyet veriyorlar. hafif kaza. zincirleme kaza silsilesi başlıyor. biz kaçtık.

ve asıl düğün başlıyor. 100 kadar kişiyle güzel bir kır düğünü, gelin ve damat ilk danslarını ediyorlar. sıra gelin buketi kapma mücadelesine geliyor. bu zorlu yarışa girecekler yerlerini aldıktan sonra, efsun arkasını dönüp buketi havaya doğru fırlatıyor. 3 tam 1 yarım salto atan buketi, rakiplerinin üstüne çıkan şirin yakalıyor.

son 12 düğünde olduğu gibi.


22 Temmuz 2015 Çarşamba

şizofrenin notları

bir dizi yazsam ben bile izlemem.

belki de işin raconu budur. yazdığın diziyi izlemek zaten çok egoistçe olurdu. düşünsene reklam giriyor, reklamdan sonra ne olacağını biliyorsun. en can alıcı yerde bölüm bitiyor, bırak bi sonraki bölümü sezon sonunda ne olacağını biliyorsun. cık, olmaz o iş.

bu aralar ucundan biraz bildiğim bi şehirde, yapmak zorunda olduğum bir şey için kalmak zorunda kaldığım bir yerdeyim. çok az insan var, tanımıyorum kimseyi. tanımak istiyor muyum onu da bilmiyorum. ama bi arkadaşım var. kedi. henüz adını koymadım, erkek mi kız mı daha onu bile bilmiyorum. sanırım bir tek de ondan nefret etmiyorum şu dünyada. zaten bi hayvandan neden nefret ederler onu da anlamış değilim.

hani istemediğiniz bir şeyi yapmak zor gelir ya. bana bugünlerde kolay gelmeye başladı o durum. çünkü sayelerinde gün içinde kafamı dağıtma fırsatı buluyorum. derler ya geceler kasvetlidir diye, ben her sabah erken kalkmak için erken yatıyorum, kasvetine de gecesine de denk gelmiyorum.

kafam olmuş zaten çaydurt. bi de bana istemediğim bi hayatı yaşatıyorsunuz. hepinizin canı cehenneme.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Eksik

Ben bu dünyada eksiktim hep. Yetemedim bir şeyleri anlamaya. Asla bir yere ait hissedemedim kendimi. Her anım yarım kaldı hayatta. Sevinçlerim, hüzünlerim, öfkelerim… hepsini eksik yaşadım. Hayatım hep filmler veya okuduğum kitaplardaki gibi olsun istemişimdir. Belki de kafamda kurduğum dünya fazla mükemmel kaldı yaşadıklarım yanında. Ama bu benim suçum değil ki. Hepsi lanet olasıca güzellikte filmlerin ve kitapların suçu. Oysa ben istemez miyim bir yere evim diyebilmeyi, mutluluğu hüznü en içlerime kadar hissetmeyi. ama olmuyor işte. Benim de bu dünyadaki çilem bu galiba. Hep eksik kalmak.


2 Mayıs 2015 Cumartesi

bir yalancının itirafları

bir şeyi olduğundan farklı anlatmak, insanları yanıltmak yani yalan söylemek.

itiraf ediyorum bi yalancı olarak bunların hepsini yapıyorum. itirafıma nasıl güveneceksiniz tabi. orası size kalmış. 

erken yaşlarda başladım yalan söylemeye. milleti kandırır bundan zevk duyardım. kendimi anlatırken de çoğu zaman yalan söyledim. hem de ona buna değil en yakınımdakilere. ayaklarım yere basmaya başladı. neleri yapıp neleri yapamayacağımı kestirebiliyordum az çok. sonra devam ettim işte yalan söylemeye. işin dozunu artırdım. öyle ki dışarıda tanıttığım vecihiyle içerideki vecihi arasındaki fark iyice açıldı. istanbul'un iki yakası gibi oldum. ama ikisinin arasında hiçbir bağ yoktu. ne boğaz köprüsü ne de fsm. marmaray'ı geçtim köprü yapmak için üzerimdeki ağaçları bile kesmiyorlardı.

sonra ne mi oldu? en yakınlarıyla olan ilişkilerini bile yalanlar üzerine kuran adam, yalan söylemeden, sevdiği kadınla ilişkisini yürütmeye çalıştı. becerebiliyor mu? yuvarlanıp gidiyorum işte! 5 yaşındaki çocuk gibiyim. yalan söyleyemeden yaşamayı unutmuşum. en basit hamlede karşı cevap veremeyip mat oluyorum. 

ben bu değildim. sanırım, uzun bir süre önce de kendimi tamamen kaybettim. 

yalan mı daha gerçek yoksa gerçek mi daha yalan artık bunun bile farkına varamıyorum. hektor'a selam olsun. iyi geceler.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Hayat Amacını Bulmak

Merhaba dostlar, bugün normal çizgimden biraz sıyrılıp fazlasıyla ciddi bir konu üzerine konuşacağım. Yazıyı okurken lütfen aklınızda bulunsun ki ben bu konuda uzman değilim, psikoloji ve insan davranışları üzerine olan eğitimim okuduğum kitaplarla, internetten araştırmalarla ve insanlar üzerindeki gözlemlerimden ibaret. Karşı çıktığınız veya yanlış olduğunu düşündüğünüz noktalar için bana myaspm@gmail.com mail adresimden veya @katranadam twitter hesabımdan ulaşabilirsiniz.

Hayattaki amacımın ne olduğunu bilmediğim zamanlarda, bunun başarımı ve hayat kalitemi fazlasıyla aşağı çektiğini düşünürdüm. Aklımdan geçenler şunlardı : Hayatımla ilgili ne yapacağımı bilmiyordum, okulumdan, bölümümden, yaptığım her şeyden nefret ediyordum.İnsanlar genelde 'amaç'larını bulduklarında "Mutlu olacağım!" diye düşünürler, ben de böyleydim.

Eğer sihirli bir şekilde her zaman ne istediklerini bilen ender insanlardan değilseniz şunu anlamamanız normal : 'hayatınızın amacı' bir anda bulunmaz, keşfedilir. İnternette okuduğum bir metafor ile açıklamaya çalışacağım. Diyelim ki evinizin anahtarlarını ve 'hayatınızın amacını' bulmak istiyorsunuz. Evin anahtarlarını ararken belirli bir metodunuz vardır. Ceplerinize, masanın üstüne, kapının kenarındaki kaseye vs. bakarsınız çünkü anahtarlar genelde bu tarz yerlerde bulunur. Çok mantıklı değil mi, anahtarları bulabiliyoruz peki neden 'hayatımızın amacını' bulamıyoruz? Çünkü nerede bulunacağı ile ilgili mantıklı bir fikrimiz yok. Bunun için düşünmemiz lazım, biz de düşüncelerimizin bulunduğu bir yere gidiyoruz, mesela konforlu bir koltuk, sıcak bir duş, arkadaşlarla rakı balık vs. ve kendimize diyoruz ki "Ah ne istediğimi bir bulabilsem..."

Bunu çok yaptım, hala yaptığım zamanlar oluyor.

Öncelikle hadi ne aradığımız konusunda net olalım. Biz hayatımızın anlamını aramıyoruz, biz hayatımıza anlam vermeye çalışıyoruz. Gayet spesifik bir şekilde içimizden bir onay bekliyoruz ve kendimizi değerli bulmaya çabalıyoruz. Aynı zamanda çevremizdeki varlıklara bir şey sağlayarak dışarıdan onay bekliyoruz.

Tamam her şey açık ve net gibi. Şimdi asıl soruya gelelim : Amacımızı nasıl buluruz? Tahmin edebildiğiniz gibi, duş alıp düşünürken değil bir şeyler yaparak ve harekete geçerek buluruz.

Gerçekten ne yapmamız gerektiğini bildiğimize göre (harekete geçerek keşifte bulunacağız) bir kaç yanlış anlaşılmayı daha yok edelim.

1 - 'Amaç' ve 'tutku' aynı şeyler değil. Genelde bunları eş anlamlı kullanıyoruz. Amaç kelimesi "bir şeyin var olmasının, yapılmasının veya kullanılmasının sebebi" olarak tanımlanırken, tutku kelimesi "herhangi bir şey için güçlü bir yakınlık, istek ve mutluluk duyulması" olarak tanımlanıyor. Eş anlamlı değiller.

2 - Hayatınızın amacı ile şu anda okuduğunuz bölüm, çalıştığınız iş veya içinde bulunduğunuz ilişkiler aynı şey değil. Aralarında bir bağlantı var ama bu bağlantı kırılamaz bir zincir değil.

3 - Hayatınızın amacının tek bir yönde olma zorunluluğu yok. Hiç bir şeyi dışarıda bırakmak zorunda değilsiniz. İsterseniz tek bir yöne kafayı koyarsınız, isterseniz elinizden geldiği kadar farklı yönlere.

"Hmm iyi güzel aynen çok haklısın falan filan ama ben en çok neden zevk aldığımı bilmiyorum. Hiçbir şey ürettiğim yok. Hiçbir şeyde iyi değilim. İnsanlar beni dinlemiyor bile!" veya "Aklımdan o kadar çok farklı şey geçiyor ki hangisine odaklanacağımı bilmiyorum, dolayısıyla sürekli erteliyorum ve hiçbir şey yapmıyorum. Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum."

Amacımı benden saklayan şey etrafımdaki gürültü kirliliğiydi, büyük bir kısmını da yukarıda saydığım üç madde oluşturuyordu. Bundan kurtulmamı sağlayan şey ise en ufak fırsatta harekete geçmemdi. Kafamdan geçen pek çok şey vardı, zengin olmak, mutlu bir aile sahibi olmak, insanlara yardım etmek vs. vs. fakat hepsinin ortak bir yönü var o da bir şekilde bunların size kendinizi değerli hissettirmesi.

Şimdi yapmamız gereken şu, monoton ve sıkıcı hayatımızda her gün yaşadığımız onlarca farklı şeye ayrı bir farkındalıkla yaklaşmak.

 Hayali bir örnek : Bugün yaşlı bir teyzenin poşetlerini taşıdım, evine kadar götürdüm. Kadın bana ne kadar yalnız olduğundan bahsetti. O an yalnız olduğum zamanlarda ne kadar kötü hissettiği hatırladım ve kendi kendime dedim ki "Hiçbir insan yalnız olmamalı!" Böyle bir şeyi hepimiz yaşamış olabiliriz. Şimdi buradan sonra iki yol var.

Birincisi şu : Evimize döndük bütün yol boyunca yalnızlığın ne kadar kötü bir şey olduğunu düşündük sonra televizyon başında uyuyakaldık.

İkincisi de : O kadının yalnızlığını yok etmek için bir aksiyonda bulunduk. Çevredeki komşularla konuşup hafta sonu ziyaretine gittik, bunu 2 haftada bir tekrarlamak için sözleştik. Bundan sonra çevrenizdeki pek çok kişiyi pikniğe davet ettiniz. Sonuçta bir baktınız ki bir şeyleri organize etmek, bir topluluğun içinde olmak veya o topluluğu oluşturmak size kendiniz değerli hissettiren ve sizi çok mutlu eden bir şey.

Gördüğünüz gibi, farkındalıkla birleşen küçük bir aksiyon insanı nereden nereye götürebiliyor. Bunun başarılmasını sağlayan şey tamamen 'harekete geçmek', kanepede uzanıp "Hayatım çok boş, ne yapmalıyım acaba?" diye düşünmek değil.

Şimdilik bu kadarının yeterli olacağı zannındayım. İyi bir giriş yaptık, bu tarz yazılardan oluşan bir seri düşünüyorum. Yakın zamanda amaçlarımdan birinin kendi psikolojik yıkımlarımın mümkün olduğunca az insan tarafından yaşanması için elimden geleni yapmak olduğunu fark ettim çünkü.

Sevgiyle kalın.




15 Nisan 2015 Çarşamba

Kaçsam mı bırakıp?

Hiç bu dünyaya yetmediğiniz hissine kapıldınız mı? Hiçbir şeye yetişemeyip oyundan atılmaktan korktunuz mu? Kafamda milyonlarca düşünce dönüyor. Sanki annem mahalledeki arkadaşlarıyla gün yapıyor kafamın içinde. Kocaman bir gürültü içindeyim. Ne kendimi duyabiliyorum ne de başkalarını anlayabiliyorum. Hiçbir şey tam değil. Hissettiklerim, gördüklerim, düşündüklerim. Güne meyveli yoğurtlar yiyerek başlamaya karar verdim bu arada ve vücudumdaki lekeler artmaya başladı. Her gün lekelerimi gördüğüm zaman stres yapacak bir olayım da kalmadı geçerler yakın zamanda diyip duruyordum ama bugün lekelerimin daha da arttığını gördüğümde kendime kocaman bir bok çukurunda boğuluyorsun da haberin yok deme cesaretini gösterebildim. Öyle ufak şeyler beni darmaduman etme başarısı gösteriyor ki ben bile şaşırıyorum bu ani ruh değişimlerime. Düşünemez, hissedemez oldum. Sürekli bir şeyleri çözmeye uğraşmaktan yoruldum artık. Bir şeyler düzenlemekten, planlar yapmaktan bıktım. Günlerce uyusam arınamayacağım yorgunluklarım var. Yapmacık insanlardan, her şeyi ben bilirimcilerden, kendinden başka kimseye saygısı olmayan bencil insanlardan, kendine saygısı olmayan aptal insanlardan, çıkarcılardan hepsinden bıktım! İnsanlara kendimi anlatmaktan yoruldum. ‘Acaba bunu yanlış anlarlar mı?’ ‘Ay şunu şöyle yapayım da sorun çıkmasın.’ ‘Şunu haber edeyim de kızmasın.’ İçimdeki son tahammül kırıntılarını da tüketiyorum yavaş yavaş. Dönüşeceğim şeyden korkmasam bu kadar da üzülmem aslında. Aman, ne kadar yazsam da böğrümdeki ağırlığın geçeceği yok. Burada keseyim ki sizleri de bu yazdığımı okuma azabından kurtarayım. Hadi eyvallah!

13 Nisan 2015 Pazartesi

Zihindeki Gececi Bulgular - 2

                Saat 02:17

                     Horultular içinde gergin bir iyi geceler sayın okuyucu. Güya erken yatma hevesi içinde kaybolan ve bununla beraber bu heveslerin de kaybolduğu bir gecedeyiz. Her türlü yan sesin rahatsız ettiği, geniş karanlıkların gözlerimizin içinde alabildiğine uzandığı, parmak ve çenelerimizin kenetlendiği, dişlerimizin sıkıltığı, gözbebeklerimizin birer karadelik olduğu o lanet gecelerden birisindeyiz.

              Saat 02:18

                     Dışarıda köpek havlamaları var. İnce bir rüzgar sağ omzumdan enseme kadar sokuluyor. Gözlerimi kapattığımda sadece puslu bir havada hissediyorum kendimi. Uçuyor muyum yerde miyim bilmiyorum. Saçlarımın dalgalandığını duyuyorum ama ne kadar giyinsem de çıplak olduğumu anlıyorum havanın bedenime sürtünmesinden. Avuçlarım açık, kollarım bedenimden ayrılmış durumda, vücudum yan duruyor. Kendimi hiç güvende hissetmiyorum. Dışarıdan gelen sesler bana beni un ufak etmeye gelen birileri olduğunu söylüyor sanki.

              Saat 02:27

                     Gözlerimi açıyorum. Birşeylere etki yaparsam gelecek tepkiden çekiniyorum. Kaldırıp birşeyleri karanlığa atarsam ya? Beni görmediğim yerlerden yakalarlar mı? Yaptırımlar. Kaçmam lazım onlardan. Uzaklaşmam lazım. Kendi cumhuriyetimde özgür olmalıyım belki de ya da yaşadığım cumhuriyeti özgürleştirmeliyim. Kirden gürültüden arındırıp yaptırımlardan çekinmeden yapmalıyım bunu. İsyan etmeliyim. Hayır. İnsanlık geçmişte güçle kurulup yönetilirdi. Artık zeka ile. Beynimi kullanmalıyım. Birisine zarar vermek çok kolay. Ama dayanamıyorum. Bu ses... Kesmek istiyorum o sesi. Son ses olmalı. Son kez bu sesi duymalıyım. Bıktım duymaktan bu sesi. Her gün aynı görüntüyü görmekten bıktım. Aynı düşmanı görmekten bıktım. Aynı rutin sesleri duymaktan bıktım. Sabretmekten bıktım. Kesmek istiyorum o sesi. Görkemli ve ibretlik bir şekilde. Hormonlarıma mukayyet olamıyorum. Sanki içimden bir canavar beni yırtıp çıkacakmış gibi hissediyorum.

               Saat 02:34

                     İlk belirti. Ağzım kanıyor. Kokusu burnumda. Kirli bir kan kokusu. Bir dış fırçalama ardından tükürdüğün kandan çok daha kara. Çok daha pis. Ses kesiliyor. Sesin kesilmesi beni sadece etrafımdaki puslu rüzgarlarla baş başa bırakıyorum. Uyku sadece bir ütopya gibi şu an. Uyku hiç bilinmeyen bir dost gibi. Buralara uzundur gelmeyen ve kuraklıkta bırakan yağmur gibi. Ses hala yok. Rahatlama geliyor hafiften. Ama ya fırtına öncesi belirtisi ise ? O zaman işte uyku daha da imkansız.

               Saar 02:40

                      Mutlu piçler uyudu yine. İyi geceler.

9 Nisan 2015 Perşembe

hiç vol : 2

merhaba arkadaşlar, şimdi yine gece saçmalaması yapacağım daha önceki versiyonu http://ropdosambirgiyenadamlar.blogspot.com.tr/2015/03/hic.html adresinde bulabilirsiniz lets go weeeee

hani öksürürsünüz de "yuh aq ciğerim çıkıyo" dersiniz ya, aslında ciğer çıkması öyle bir şey değil çok daha fazla acıyo yaşadım biliyorum.

mesajlaşmak hiç bana göre değil ben karşımdakinin mimiklerinden ses tonundan kollarının duruşundan gücünü alan bi insanım emojiler ve yoklukları tüm kudretimi elimden alıp götürüyor. eski zamanlardaki gibi hep yüz yüze konuşulsun istiyorum.

axe parfüm/deodorantların modası geçmedi dimi? allah kahretsin.

adriana lima stay strong believe in yourself tarzı şeyler saçmalıyo sürekli facebook'ta o vücut bende olsa ben de güçlü dururum ben de kendime inanırım aq bendeki burnu sana verelim sonra dur bakalım güçlü nasıl duruyon?

twitter yokken biz napıyoduk? facebook'a durum yazıyoduk. facebook yokken napıyoduk? msn'e durum yazıyoduk. msn yokken napıyoduk? mIRC'de heavy metal channellarında güzel parça arıyorduk. mIRC ne demeyin valla sikiş çıkar.

ICQ'yu da bilmezsiniz siz.

kendi söküğünü dikemeyen terzi olmaz arkadaşlar sizi kandırmışlar küçükken. bilen bilir terziliğin ilk sınavı kendi söküğünü dikmek chapterı üzerinedir

özgüven diye bi dostum vardı,hayatımın çoğu zorlu yerinde yanımdaydı artık yoruldum tatile çıkcam dedi telefonu da evde bırakmış uzun zamandır ulaşamıyorum aptalın evladına. NOLUR GERİ GEL SENİ ÇOK ÖZLEDİM BAK KIZ KAÇIYO SENİN YÜZÜNDEN AQ

ya bazı kendini bilmezler diyo ki sen eskiden böyle değildin çok değiştin çok bozdun ey amk evladı sen benim eski halimi bilseydin 1 - yanımda olmazdın 2 - hadi oldun diyelim bunu diyecek yüzün olmazdı.

ben hasta olunca kendi çorbamı kendim yaparım güzelim, yeter ki sen yanımda ol.  -öğrenci evinde kalan erkek özellikleri no : 1-

ha yanımda olmazsan da olma zaten bünyen falan zayıf hasta olursun bi de senle uğraşamam. 

mike portnoy şişirilmiş bir balondur, bu balonu böyle şişiren de hayatında progressive metal görmemiş oç'lardır.

frodo baggins gelmiş geçmiş en yeteneksiz en özürlü en aptal baş karakterdir böyle bir karakteri hikayeye katıp bu kadar sevdirebilecek tek kişi de zaten tolkien üstattır.

güvercin uçuverdiiiiiii.


8 Nisan 2015 Çarşamba

Zihindeki Gececi Bulgular

                İyi geceler sayın okuyucu. Her kimsen hoş gelmiş ol...

               Saat 03:33... Uyku artık bir hikayeden ibaret şu an için. Mutlu sonlu bir masal gibi. Sonu bir ağustos ateşinde üşümemek benzeri. Yok yok ergen tribine girmeyeceğim. Cezvede telvelenmiş bir yorgunluk kahvesi kadar da acı konuşmak yok. "Dinlen bir nefes al" diyebilecek bir konuşma olacak. Müsaadenizle ilk sahnem. Şu olumsuz havadan da bir kurtulursak tatlı olur.
       
               Saat 03:37... Dışarıdaki hava ilgi çekici midir ? "Karanlık çok, aydınlık yok." Bakış açısına bağlı olarak değişir tabi ama gecenin bu saatinde de "bir güneş olsa da ayaklarım üşümese" dediğiniz olmuştur. Kimse o kadar Melisa(!) kıvamında "yık ya ılmıdı ki" demesin(Melisa ismindeki okuyucuyu tenzih ederim). Güneş tekrar doğmak için hazırlanıyor ama o an sizin ihtiyacınız olmuştur. Lakin beden geceye bir alıştı mı işte o kötü... Gece iyi şeyler olmaz dostum. Mutlu piçler uyur diğerleri ayaktadır (blog yazarlarımızı tenzih ederim vecihi hariç). Bi an aklıma uyuyuşu geldi de herif gülümseyerek uyuyordu. Neyse sustum.

               Saat 03:42... Konuşabilir, anlayabilir, delirebilir ya da bilenebilirdim. "Peki sadece hayatın bizi birine zorlaması yeterli midir?" Bu ciddi bir merak konusu bence insanlık tarafından göz ardı edilen. Ben farklı birşey yaptım. Hayatı birine zorladım, değişebilir, bozulabilirdim sonuç olarak ben de kul yapısıyım. Sen de kul yapısısın. O hınzır gülümsemeyi siler misin yüzünden? Bence hayatı zorluyorsanız yıpratmamak lazım onu ama sonuç olarak istediklerini vermek gerekir.

              Saat 03:47... Şimdiye kadar kaç tane sabah anlamlı olmuştur yaşamamızda hiç düşündün mü? 1 yıl yani 365 tane gün toplamda, anlamlı sabahın oldu mu ? Ya da anlamlandırmak için ne yaptık gece kötü çocuklar gibi sigara içtikten sonra ? O sabahları anlamlı hale getirmek için uyanmadık bile. Geceye bel bağladık. Kalktıktan sonra lavaboda mal mal baktık kendimize anlamlandırmak için ama 365 gün kadar mutlu sabahı olan varsa yerinde olmak isterdim. Benim de olacak ama. Senin de olacak. Hayat bir motor gibi geliyor su an. Çok zorlarsan yakarsın, benzin koymazsan yakarsın, bakımını yaptırmazsan yakarsın ve onunla zaman geçtikçe seversin. Bazen ayarsız kalırsın yolda "eh beee oldu mu şimdi" dersin ama düşünmezsin ulan bu motor niye beni yolda bıraktı diye. Motor da kul yapısı değil mi zaten ?
           
             Saat 03:48... Kendi başına eğlenmek kadar da açıkçası sıkıcı birşey yok. Bir insan kendi başına eğlenemez ki? Eğlence çoklu olur. Tek başına eğlence varsa da ben bilmiyorum(çavuşçuları tenzih ederim). Eğlenmek isteyenleri umursamak önemli bu yüzden. Her zaman kötü gün dostu olmak da ne bileyim şekersiz limonata gibi.

            Saat 03:55... Mutlu piçin biri belki de su içmeye kalktı şimdilerde. Ben de hala eliz--- blog yazıyorum öhöm öhöm. Neyse herkese bulutlardan çakılmayacağı, en kötü ihtimalle tatlı yumuşak kanatlarının üstüne oturacağı geceler.

           Saat 03:58...  Sigara, çay, kahve ve alkol eşliğinde dinlemeyiniz. Sevgiler... (Altta bir de bonus var)


          Saat 04:00... Suyunu içen mutlu piçler yine uyudu(hepinizi tenzih ederim).Ben de bir elma yiyeyim bari yeşilinden. Hektor on the road.

2 Nisan 2015 Perşembe

Astroloji Tarafından Etiketlenmek

Ben astrolojiye inanmam. Eskiden inanırdım gerçi. İnanırdım dediğim de okurdum yani her gün. İnsanın içinde garip bir şekilde yaşadığı şeyleri anlamlandırma isteği var. Gayet genel cümleleri okuyup sonra da gün içinde onu yaşayınca sanki küçük bir kehanet gerçekleşmiş hissi geliyor insana. Böyle böyle de ilginizi çekiyor biraz astroloji.

Normalde buna bi itirazım olmaz. Amma ve lakin tüm burçlar içinde en kötü özelliklerin yüklendiği, en önyargılı yaklaşılan burca mensup olunca insan ister istemez isyan ediyor. Evet tahmin edebileceğiniz gibi ben de evrenin üvey evlatları olan ikizler güruhuna dahilim. Burcumu öğrendiğiniz anda potansiyel öküz, dengesiz, aldatan, karaktersiz, üç kağıtçı bir insan oluveriyorum gözünüzde. Hatta bi kezban olmadığımız kalmıştı son zamanlarda onu da bolca oluyoruz.

Biraz abartmış gibi görünebilirim. Fakat abartan diğer herkes aslında. Bugün ekşide 100 kadar entry girilmiş ben de işi gücü bıraktım(sanki çok varmış gibi) bir göz gezdirdim. Meğer millet bize karşı ne doluymuş arkadaş. Siyasi grupların trollerine para versen bu kadar olmaz. Adamın biri gitmiş 25 paragraf nefret söyleminde bulunmuş. Ben paragrafları sayarken sıkıldım millet okumuş bir de üstüme 25 kişi favlamış. Adamın biri başından geçen hikayeyi anlatsa "okumadım kardeş durumumuz yoktu" yazarlar.

Neyse efendim özetle, lütfen bilinçlenelim. Sadece astroloji bu. Türk dizisi muamelesi yapıp kendimizi çok kaptırmayalım lütfen. İnsanın geleceği veya karakteri gökcisimlerinde falan yazmıyor. Ve dünyada 24'e indirgenemeyecek kadar çok tip insan olduğuna da emin olabilirsiniz. Haa illa bir şeye inanmak istiyorum diyorsanız iskambil falına inanabilirsiniz. O gerçekten çıkıyor.

23 Mart 2015 Pazartesi

samimiyet

açmaları samimi bulmuyorum. ne o öyle, poğaça olmaya çalışmış simit gibi ya da tam tersi. hoş değil.

çekirdekli zeytinleri de samimi bulmuyorum. turşulu yeşil zeytin diye bir nimet var be.

sabah kahvaltısı yapmayan insanları da samimi bulmuyorum, bile bile lades bu. kafanız çalışmaz olm. 

hiç kişisel gelişim kitabı okumadan, bu tarz kitaplar hakkında ileri geri konuşanları da samimi bulmuyorum. bu adamlar senin arkandan bana, benim arkamdan da başkasına konuşuyordur.  

kupa çay bulundurmayan mekanları da samimi bulmuyorum. ince belli bardakta yetmiyor çay, ingiliz asilzadeleri gibi fincanda da içmek istemiyorum. parasında değilim, kupada çay istiyorum.

düşük bütçeli türk filmlerine karşı ön yargılı olanları da samimi bulmuyorum.

çayyolu metrosunda cumhuriyetçi amcalara teyzelere yer verip de, biraz daha "köylü" amcalara teyzelere yer vermeyenleri de samimi bulmuyorum. 20-25 yaşında olup da metro çok boş olmadığı sürece metroda oturanları da anlamıyorum. yoksa yoruluyor musunuz?

gana milli takımında forvet olup da 3 numara giyen gyan asamoah'ı da samimi bulmuyorum. kemik defans mısın olm sen?

hayatında bir hafta bile olsa yurtta kalmamış insanları da samimi bulmuyorum. o insanlar aileyle yapılan bir kahvaltının değerini kolay kolay anlayamazlar.

18 Mart 2015 Çarşamba

hiç

yazdım yazdım sildim aq. blog editörü ebeme sövmekle meşgul. bir şeyler yazmam lazım ama ne yazmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok. o yüzden en iyi olduğum şeyi yapıp random konularda 1-2 cümle sallayacağım ortaya.

insanların geneli çok düşük profil çiziyor. anlamıyorum neden bir insan yolda varlığından dolayı üzgünmüş ve özür dilermişçesine yürür? azcık kaldırın kafanızı, kendinize güvenin aq. hayat bir savaşsa sadece önünüze bakarak kazanamazsınız.

 öküzlük çağımızın en büyük salgınlarından biri bence. erkeğiyle kadınıyla güzel milletimin %99'unda var bu hastalık. hareketlerinizin sonuçlarını düşünün biraz, en azından yakın çevrenizi nasıl etkilediğine önem verin. geri alamayacağınız hatalar yapar pişman olursunuz. ha kendine hayrı olmayan adamdan zaten böyle bir şey beklemek abes kaçar orası ayrı.

arada bi 'neden?' diye sormak lazım. bir şey yapıyorsun ama neden yapıyorsun? bunu söyledin ama neden söyledin? bu integral sana hacim veriyor ama neden alan değil de hacim veriyor? neredeyse her şeyin altındaki mantığa hakim olmaya çalışmak insanları çok ileriye taşıyabilecek bir meziyet bence.

o lisede 5 kilo verse çok taş kız olcak dediğiniz kızlar hala aynı kiloda hatta daha beterler. çok yazık.

ayak bileğimi parçaladığımda sargıya bile ihtiyacın yok git 2 gün yat diyen doktoru hatırladım. valla haklıydı, parçalama işini pek becerememişim.

bazen 'soğuk çay' içtiğime inanamıyorum. ama asıl çay da her yerde güzel yapılmıyor, asaleti kaçmasın diye çok içmiyorum. (yalan)

linkedin'de herkes software dev. olmuş. lan sen daha geçen gün "abi bu classtan main'e nasıl fonksiyon çağırıyoz ya :((" diye geziyodun ne ara software ve developer kelimesini yan yana getirecek zekaya ulaştın amk.

sizi bi sikerim bi de duvar siker. bu lafı da yıllar önce biri ağzıma soktu hatırlarsam fena sövcem o ibneye.

bizim zamanımızda runescape, diablo, baldur's gate vardı çocuklar, herkes gamer olamazdı. şimdi her yer clash of clans olmuş. god mode açıp skyrim oynayan adam bile gamer'ım diye geziniyor. üzülüyorum aga.

the haunted, trend killer diye şarkı yapmış. kısaca tüm modern rock gruplarına falan sövüyor işte zamanı gelince sizin de modanız geçicek ama biz hep buradayız ayıq olun bilmem ne. bu adamlara dememişler mi siz de at the gates'in ekmeğini yediniz yıllarca, orada burada götünüzü yalayan fanboylarınız olmasa 2 sene tutunamazdınız vs.

o değil de carcass çok baba grup. o tune'da melodik solo (dinle --> this is your life) yazan adamın elinden öperim. (öpemedim)

bir hafta kadar derin düşüncelere dalıp kafamdaki bir kaç sorunu çözmeye çalışacağım. bu sürede gereğinden fazla atarlı, sinirli, hazırcevap, aksi ve nalet bir insan olabilirim. beware yani.

beni bir kere dövdüler...

hadi eyvallah.


16 Mart 2015 Pazartesi

Kervan Yolda Düzülür

"kuaför şekil verir ama saçın kökü sende olacak."
M. Yasin Kabaklı

kim söylemişse doğru söylemiş, hangisini mi? ikisini de.

benim anlamadığım bir şey var. neden bir işe, bir duruma, bir olaya, bir fikre girişmek için lazım olan her şeyin tamamlanmasını bekliyorsunuz?

içinizdeki istek tek başına o duruma, fikre ya da her neyse, ona girişmeye yetmiyor mu? karşınıza çıkacak sorunları en başından düşünmek yerine karşınıza çıktığı anda çözmeye çalışmanız size zaman kazandırmaz mı?

sen hayata başlarken, bütün acılara dayanıklı mı doğdun? yoksa temel düzeyde yeteneklerinle mi? konuşmayı bile zamanla öğrendin, bebekken önce anne, baba dedin. su demeyi öğrendin, mama dedin. daha sonraları yavaş yavaş kısa cümleler kurdun, daha daha sonraları uzun cümleler kurup paragraflar halinde derdini anlattın, daha da sonra dediklerini dinletmeye insanları ikna etmeye başladın ve daha niceleri... bu böyle gider. nolmuş? hazır mı doğmuşsun? yoksa kervanı yolda mı düzmüşsün?

son olarak demek istediğim; "sonunu düşünen kahraman olamaz."

5 kişiye karşı tek başınıza kavgaya girmek değildir kahramanlık, doğru zamanda cesaret gerektiren kararları alabilmektir. neyse bu da farklı bir konu, iyi akşamlar.

gecenin şarkısı için bi tık.

15 Mart 2015 Pazar

destek <-> köstek

geçen gün yine sinirliyim, kendi kendime özlü sözler bulmaya çabalıyorum. -sinirliyken hep yaptığım şeydir rofl- en sonunda hoşuma giden bi tane buldum :

"Dostlarının az da olsa desteği,umutsuz adama dünyayı sikip atacak gücü verebilir."

 ee ben dünyayı sikmek istemiyordum, ben sadece azcık mutlu olmak istiyordum. şimdi mantıklı düşününce zorluk olarak dünyayı sikip atmak>azcık mutlu olmak olduğu için bana gereken destek miktarı -hemen umutsuz,gizemli adam moduna da girdim kızlar ;))- fazlasıyla minimum. bu destek miktarını somutlaştırmam gerekirse şöyle bir şeyler olabilir galiba : "valla bence olur" veya "kanka sen yaparsın ya" veya "dene bence ne kaybedersin ki" veya "belan sikilecek bunu hepimiz biliyoruz ama yine de azcık mutlu olcaksan yap gitsin" vs. vs.

ama bana gelen 'destek', "olmaz o iş ya" veya "ya git bi de senle uğraşmayalım" veya "boşver başka şeyler(???) bulursun" tarzında cümlelerden oluşunca ; ani parlayan karakterim, mümkün olan en dibe vurmuş mental ve duygusal kafa yapımla birleşerek bunları söyleyen kişilere kıraathanede ağza alınmayacak küfürler ettiriyor.

neyse ki sesli bir şekilde küfür etmeyi seven bir insan değilim :) o yüzden yine içime attım. kimse benim yüzümden kırılmasın, üzülmesin değil mi yani :)))

değil amına koyim değil. çok bir şey istemiyorum. son 1 senedir neler yaşadığımı bilen bir insan evladının gelip bana "ya o iş olmaz cnm" diyebilmesini aklım almıyor. olmazsa olmaz aq kader kısmet der geçerim. "ama senin iyiliğin için..." yo yo ben kendi iyiliğim için ne gerektiğine fazlasıyla hakimim, lazım olan şey ,ağır depresyonda olduğum için harekete geçen gücü bulamamamdan dolayı, azcık bi ittirme kuvveti azcık bi destek azcık bi "YAPARSIN SEN YA ÇOK DA GÜZEL OLUR" cümlesi.

kendi iyiliğim bana kalsın, mental durumumdan başka şu andakinden daha fena olacağı yok hiçbir şeyin. eğer zor durumdaki bir dostunuza destek olamayacaksanız en azından kötü yorumlarınızı içinizde tutun da bi stabilite sağlayalım kendi boş beleş hayallerimizle.

ha, farkındayım ki o yapacağım iş her neyse beni sonsuza kadar mutlu etmeyecek. 1-2 ay çok şanslıysam yarım sene. ama buna bile ihtiyacım var...

bu da kendimi -görece- geri çektiğim son olaydır. sizlerin dobra sandığı adam aslında söylemesi gereken şeylerin %70'ini konuşmuyordu. bak şimdi bu yazıyı yollasam mı silsem mi diye de düşünüyorum 15 dk'dır. ona göre yani. ayıq olun artık.

hadi sağlıcakla.

12 Mart 2015 Perşembe

Kendinizden en emin olduğunuzu düşündüğünüz konuda tereddüde düşerseniz hayatınızın dinamikleri dinamitleri olurlar ve sırayla patlamaya başlarlar. İstediğiniz sandığınız bu düzensizlik felaketiniz olur ama ağlayamazsınız. Çünkü şaşkınlık hüzünden baskındır. Kendinizi yanıltmışsınızdır işte. İnsan kendine hayal kırıklığı bağışlayabilir mi? En alasını bağışlar hem de. Kendine bile güvenemezseniz kiminiz kalır ki geriye? Kimseniz kalmaz. Ve o an hayatın dibine ulaşır insan. Nefessiz kalır, ağlayamaz yine de. Ağlanmaz çünkü, şaşkınlık hüzünden hep baskındır.

8 Mart 2015 Pazar

...yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak. bir türlü çözemedikleri bu. ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına benzemesin diye, özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle... Attila İLHAN

Geçenlerde nam-ı diğer Kerem diye bir arkadaş sen bu aralar çok depresif yazıyorsun dedi. Oturdum düşündüm ben de uzun uzun. Şimdi de bakıyorum kendime de adeta anne hatta elinde bastonuyla bir nine olmuşum :D Akıl veriyorum insanlara sürekli, evladım kelimesi kanka kelimesiyle eş anlamda ve yemek yapıp duruyorum etrafımdakilere. Sallama çay artık kötü geliyor, her sabah kalktığımda ilk işim çay demlemek oluyor. Geçen bir dans ettim mesela belimde hala ağrısı var :D Benjamin Button gibi kızmışım da haberim yokmuş yani o misal. Tek eksiğim bir torun torba sahibi olamadım bak, ona bir ayar çekmem lazım. Yalnızlık kötü bir şey demiş ünlü bir Türk düşünür de ona binaen diyorum yoksa ben kendime yeterim yani, mesaj içerikli bir yazı değil asla. (Mesajı alanlar için numaram 05...... diye başlayan tatlı cümleler koymak istiyor buraya yazarımız ama olmaz kız dediğin ilk adımı atmaz, olmaz yani, yakışmaz. Parantez içinde devam etmek de tatlı geldi aslında ha, yürür giderim ben böyle..)

Yani mutluluk her zaman yansıtılmak zorunda değil demek istemiştim aslında her ne kadar demiş gibi görünmesem de. Uzun zamandır yazmadığım için içimden de elimden de gelmiyor yazmak. Sağlam bir şeyler çıkmadığında birilerinin okuması için paylaşmak yanlış geliyor açıkçası. Bu yüzden herhangi bir şey paylaşamadım bir süredir, şu an bile mutlu değilim bu durumdan ama geri dönmek, yazmak, anlatmak istiyorum, çok fazla olay oldu şu kısa zamanda. Mutsuzluğumu da yazmak istiyorum depresif görünmeye inat. Her zaman güldüğüm halde o kadar da pembe değil hayat demek istiyorum. Ama her şeye rağmen şükredebildiğimi de söylemek istiyorum, işte esas nokta burası. Benim mottomdur biraz, kötü düşünüp mutlu olmak. Veya kötüyü düşünerek iş yapmak. Böylece ters bir durum olduğunda üzülmek yerine alışılagelmiş düzendir der geçerim. Daha kolay olur kabullenmesi. Ve bu beni sanılanın aksine mutsuz etmez, sadece alışma evremi kısaltır. Her yiğidin yoğurt yemesi durumu deyip bitirelim o zaman. Mutsuzluğunuzdan kaçmayın. Kaçan kovalanır mantığı her yerde işler diye düşünürüm hep. Bir dönemeçte bulur sizi içinize attıklarınız. Yaşayın ve atın üstünüzden, yenilere yer açın her seferinde. Aşağıdaki dizeler çok güzel anlatıyor bence hayatın bu yönünü. Sadece aşk değil, tüm hayat için geçerli..
....
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâla sevgili
...
Her şey ayrı güzel, her anın ayrı güzelliği, her duygunun peşi sıra bıraktığı ayrı izler var benliğimizde. Yara izlerimizi sevmek oluyor galiba kendimizle barışmak. Herhangi bir sebeple oluşmuş olan bütün kırışıklıklarınızı sevin. Tebessüm ve üzüntü el ele inşa ediyor her birini çünkü. Gözlüksüz bakın dünyaya, pembe olmak zorunda değil her şey. Sınırsız olasılıklar evreninde kum tanesi olduğunuzu düşünüp huzur bulun. Değiştirebileceklerimiz elimizdeyken anı kuruntularla bozmanın manası yok, yaşamak ve görmek gerek.

Mutlu olun diyerek de bitirelim her zamanki gibi. Bir şeyler hissedebilmek ayrıcalıktır. Hayallerinizi yaşamanız dileğiyle, eyvallah der giderim.
(Ve evet dengesizim ben ağlarken gülebiliyorum da ama hayata heyecan katmak lazım be hep ondan yani Kerem, herkesin bir “dark side”ı var :D)

1 Mart 2015 Pazar

bu daha başlangıç

"biz, fakir olma lüksüne sahip insanlarız."
Mustafa Yılmaz


ropdöşambır giyen adamlar, hayatında daha önce hiç ropdöşambır giymemiş hatta görmemiş adamların hikayesi. aslında bir felsefe. insanları düşünen, odağına insanlığı koyan bir felsefe.

öyle bir devirdeyiz ki, insanlar kendilerinden daha az kazanan kişileri görmüyorlar, görmezden geliyorlar. onlara yardım eli uzatmak yerine kendilerine daha lüks bir yaşam sunuyorlar. yaptıkları israftan hiç bahsetmiyorum zaten.

tabağında yemek bırakan bir nesil yetişiyor ve kimse kusura bakmasın bunlardan adam olmaz.

her zaman bir üst sınıfı hedeflemek yerine, alttakileri de yukarı çekmeye çalışanların, cebindeki bütün bozuklukları selvi boylum al yazmalım çalan sokak müzisyenine ya da Allah sevdiğinden ayırmasın diye dua eden dilencilere bırakanların yeri burası. hayatın tam ortası. karanfil sokağa çıkınca kendini kalabalığa bırakanların ve onların curcunasına ortak olup kalabalıktan biri olanların yeri.

ve unutmayın, tavanı gökyüzü, yastığı taş olan insanlarımız var. onlar bizi affetmeyecek.

15 Ocak 2015 Perşembe

ropdöşambır giyen ajanlar.

yürüyoruz.

aslı'nın uzaktan akrabaları ile görüşmek için ankara'nın bilmediğimiz bir semtine gittik. aile temiz gözüküyor, araştırdım. ancak evde aslı'dan 4-5 yaş büyük bir erkek çocuk var. garibim teyze de aslı'yı gelin olarak almak istiyor herhalde. benim varlığımdan haberleri yok henüz. eve yaklaşıyoruz. içimde bir sıkıntı var.

tekrar telefon ettiler, nerede kaldığını sordular. son 1 saatte altı kere aradılar. canımı sıkan durum bu. bir terslik var. son 3 aramalarında farklı bir telefon numarası kullandılar. hemen sorgulattım, sahte numaraymış. evin 200 metre ilerisindeyiz. bağlı olduğum birime haber verdim. en yakın iki adamlarını gönderiyorlar. şansıma derviş ve volkan geldi. derviş sürücü koltuğunda oturuyor, derviş arabadan inmeden hemen aslı'yı arabaya bindirdim. arka tarafa geçip koltukların arasına saklandı. derviş'e en yakın karakola gidip aracı otoparka bırakmasını tembihledim. iki tane de polis memuru görevlendirmesini istedim, aracın başında duracak. aslı'ya da ben gidip aslı'yı alana kadar arabadan çıkmamasını sıkı sıkı tembihledim.

volkan'la beraber kaldık. sokağın başına kadar yürüdük. hedef evin karşısındaki kaldırımdan yürüyerek evin önünden geçtik. apartmandaki hangi daire olduğunu hesapladık, ışıkları yanmıyordu. iyice kıllandık. sokağın öbür başına kadar gidip geri dönmek istedik. bu sefer apartmanın kapısının önünden geçtik. etrafı kolaçan ettik. karşı apartmandan daireyi görebileceğimiz bir yer seçtik. 100 metre ileride başka bir araçla gelen derviş'i gördük, girdiğimiz apartmana bizden 10 saniye sonra girdi. çatıya çıkıp hedef daireyi gözetlemeye başladık. derviş keskin nişancı ama 5 numara miyop. tüfeğini de getirmiş, çantasında. 3 kişi olduklarını söyledi.

volkanla aşağıya inip karşı apartmana girdik. kapıyı kırıp içeriye baskın yapmayı düşünüyoruz. çünkü derviş, evin kapısına içeriden yaklaşanları görebilecek bir açıya sahip, terslik olursa derviş sorgusuz indirecek adamları. kapının önündeyiz. silahlarımızı çekiyoruz. kapı çelik. kapıyı kırmaya çalışsam ben bir yerlerimi kırarım. hatta benden iki tane dahi olsa o kapı kırılmaz. volkan'a bakıyorum n'apalım diye. kendinden emin bir şekilde kapıyı kırmak için geriliyor. yaklaşıp tekmeyi atıyor, kapı, berber kapılarına asılan boncuklar gibi açılıyor. içeriye giriyoruz. daha ne olduğunu anlamalarına fırsat vermeden birini bacağından vuruyoruz, volkan da diğerini bayıltmış. üçüncüye de silahı doğrultunca teslim oluyor. hemen bağlıyoruz adamları. bayılanı ellerinden ve ayaklarından bağlıyoruz. evde tavana asılı bir kanca bulup birinin ellerini bağladığımız ipi kancadan geçirdikten sonra diğerinin ellerini bağlıyoruz. tipik cüneyt arkın filmlerinden bir sahne önümüzde sanki.

derviş de çatıdaki mevziyi bırakıp yanımıza geliyor. içeri girince kapıyı kapatmasını söylüyorum, kapıyı hızlıca itiyor. kapı kapanıp tekrar açılıyor. derviş önce kapıya sonra kilide bakıyor. "bunu nasıl kırdınız lan hayvanlar" diye içeri giriyor. volkan'ın kendinden emin sırıtışı suratındaki yerini alıyor.

adamları konuşturmak için bir temiz dövüyoruz. suratları tanınmayacak hale geldi. konuşmuyorlar.

dinlenmek için verdiğimiz arayı bitiren yumruğu volkan, bacağını yaraladığımız adama atarak bitiriyor. tam biz de tekrar girişecekken, telefonum çalıyor. "hemen çıkın oradan" diyen amirim. cevap vermeden telefonu kapatıyorum. belimden silahımı çekip, behzat amirim gibi bacağımı kullanarak mermiyi silahın namlusuna sürüyorum. parmağım tetikte. tek bildiğim arkada iz bırakmamak. tereddüt etmiyorum.

çaaaaaaat.

10 Ocak 2015 Cumartesi

hayatın tam ortasında unuttuğumuz insanlar

sinemadan çıktım, "son umut" ya da "the water diviner". russell crowe, cem yılmaz, yılmaz erdoğan. kadro müthiş, hikaye bilindik. işleniş ise apayrı. barbar türkler ya da gavur anzaklar bakış açısı yok. iyi ve kötü var.

hava soğuk, hava buz. karanfil sokağa meşrutiyet tarafından giriyorum. hemen sokağın başında kaynaklı el arabaları ile gece satıcıları sokağa girmek için hazır bekliyor. arka arkaya dizilmişler. sanki start verilmesini bekliyorlar. onların yanından geçip önlerinden devam ediyorum, arkamı dönüp bakıyorum. hala duruyorlar. yoluma devam ediyorum. soğuk havadan dolayı sokak bomboş neredeyse. hava hala soğuk, boynumdaki atkıya rağmen içeri soğuk giriyor, montumun fermuarını biraz daha çekiyorum. daha nereye kadar? derken yanımdan üzerinde sadece gömlek olan, elindeki küçük cüzdan gibi çantayı avucu yukarı bakacak şekilde elinin üstüne koyan, başını da öne doğru eğmiş bir adam geçiyor. hızlı hızlı. o an kendimden utanıyorum. üzerimde gömlek, kazak ve mont var. boynumdaki atkı ile ellerimdeki eldiven de cabası. söylemesi ayıp içlik bile var içimde. hala üşüyorum. üşüyorum demeye utanıyorum.

biraz daha ilerliyorum, kafamı hafifçe sol tarafa çeviriyorum. yandaki lokantayı geçtikten sonra kepenklerini kapatmış olan başka bir dükkanın önünde iki kişiyi görüyorum. muhtemelen evsizler. ama daha deminki adama göre şanslılar, ikisinin de üzerinde mont var. ayrıca birisinin kafasında şapka var. ancak şapka kirden o kadar sertleşmiş ki kasket gibi gözüküyor dışarıdan. şapkasız olan duvara arkasını yaslamış. ellerini de kalçasıyla duvar arasına sıkıştırmış. şapkalı olansa bana doğru dönük ve bir şeyler anlatıyor. bana değil ama. sonra tam sağına dönüyor ve anlatmaya devam ediyor. hemen dibindeki bir adamı etkilemeye çalışan bir vücut dili var. hayat onlara güzel.

yüksel ile karanfilin kesiştiği yerdeyim, tam o anda soğuğu delip içimi ısıtan bir klarnet sesi duyuyorum. selvi boylum çalıyor. durup etrafımda dönüyorum. sesin nereden geldiğini göremiyorum. cebimdeki bütün bozuklukları bırakmaya niyetliyim. sonra cebimdeki son parayı elimdeki su şişesine verdiğim aklıma geliyor. son parasını şaraba ya da sigaraya verenlere göre çok masum bir hareket. yavaştan müziğin geldiği yönü aramayı bırakıp karanfilin çıkışına doğru yöneliyorum, bankamatiğe uğramam lazım.

çektiğim paranın bir kısmını büyük icat olan ankarakart'a yatırıyorum. ulaşım için değil de toplu taşıma araçlarını kullanmak için lazım. metroya doğru yürürken 4 tane yetişkinin kendi içlerinde biraz sinirli bir şekilde bir şey konuştuklarını duyuyorum. içerikten çok şekil ilgimi çekiyor, zira yanlarında 13-14 yaşlarında bir çocuk var ve bu tartışmadan, yüzüne yansıyan bir memnuniyet var. "büyüyünce bende bööle olucam" havaları. -de'nin yazılışını bilmeyengillerden. yavaşça oradan da uzaklaşıp kültür ve yaş seviyesinin ankara ortalamasının üstünde olduğu bir yere -çayyolu metrosuna- doğru yol alıyorum. ve gün benim için burada bitiyor.

hayatın tam ortasında unuttuğumuz insanlar.

ropdöşambır giyen vecihi, kanal d haber, ankara.