2 Kasım 2015 Pazartesi

Gölge - Yayın 2



2
Birleşme

Alarm kurmadığım bir gün olan cumartesiyi okula ilk başladığım günden beri sevmişimdir. Haftanın incisi gibi kendisi tatil sonrası tatil olan bu tek günde, havanın nasıl olduğuna aldırış etmeden kendimi dışarı atmaya bakarım. Ancak uzun süredir bu denli beklememiştim cumartesiyi. Bugün önemli bir gündü. 40’larına merdiven dayamış adamların uzun bir müddet sonra bir araya gelip gece sohbetlerine dalacağı uykusu gelse bile sohbetten kalkmayacağı hoş bir gün hoş bir gece olacaktı. Şefika Abla’ya sadece öğle yemeği için eve geleceğimi, onun dışında bir de akşam hazırlanmak için geleceğimi söyledim.

-Tamam oğlum istediğin bir şey varsa söyle onu yapayım yemeğe.

-Yok abla canın ne istiyorsa yap. Yerim ben fark etmez.

Bu kadına niyeyse en baştan beri çok ısındım. Belki evde o varken küçük çocuk ben olduğum için böyle oldu. Yalnız, geçmiş ömrü acı dolu bir kadın. Kocası ile genç yaşta evlenmiş daha 16’sında. 17’sinde hamile kaldığında herifin dayağından karnındaki bebeğini düşürmüş. Baba evine kaçmaya karar verdiğinde babası “Kocanın evine git” diye geri yollamış. Sonra da garibanın dayaktan beli doğrulmamış yıllarca. Gel zaman git zaman sonra Şefika Abla kocasının dışında başka bir herifle görüşmeye başlamış. Adını yanlış hatırlamıyorsam Mithat demişti. Kocası bu kadını zorla alıkoymuş dışarı çıkmasından şüphelenince. Ama sonra kumar parası bulamayınca kadını tekrar gündeliğe yollayıp yanında kendisi de gitmeye başlamış. Mithat ise o zamanlar bir otelde güvenlik görevlisi. Şefika Abla’nın kocasıyla konuşmak için yanlarına gitmiş. Adam konuşmalardan sonra çekmiş tetiği Mithat’ın kafasına. Ağır ceza da vermiş buna müebbet hapis. O zamandan beri kadıncağız geçimini sağlamak için gündeliğe gidiyor tek başına. Aslında kıyamıyorum da, evde olduğumda beraber iş yapıyoruz yemek yapıyoruz. Çocuğu olmadığı için beni oğlu yerine koyuyor. 4.5 yıl bitti işte yan yana.

Başına bağladığı, bana zaman zaman komik gelen tülbenti ile banyoya doğru giriyor. Ben ise koridorun sonundaki odamın kapısını kapatıyorum. Kapıyı yağlamam gerektiğini hatırlıyorum ve bunu bir sonraki güne erteliyorum. Elimi kirletemem şimdi. Eşofmanlarımı giyiyorum. Anahtarı cebe atıp kapıyı açarken içeri sesleniyorum, “Abla ben çıktım bir şey lazım olursa mesaj at. Hadi kolay gelsin.” Kapı kapanırken “Tamam oğlum kolay gelsin.” diyor ve ben dışarıya çıkıyorum.

Sağlam bir kahvaltı vakti diye düşünürken içimi tekrardan o heyecan kaplıyor. Onun şevki ile gaza dokunuyorum. Eski zamanlar geliyor gözümün önüne ve bugün tarihin tekerrürden ibaret olduğunu kanıtlamak için mükemmel bir gün. Hava da en sevdiğimden. Yağmur öncesi “acaba kaç dakikaya başlayacak” hissiyatı olur ya. Öyle işte hava da.

Yaklaşık yirmi dakikalık bir gezintiden sonra soluğu havaalanı yolundaki bir kahvaltıcıda alıyorum. Fırsat buldukça gelirim her Cumartesi buraya. Artık tanıyorlar beni. Kapıdan girerken dükkan sahibi “Hoş geldin abi, hemen serpmeni yaptırıyorum” diye karşılıyor beni. Ama bugün özel bir konuğum var. “Bekle bekle. Bir dostum gelecek o gelsin öyle masa kurulur.” diyorum. “Tamam abim nasıl arzu edersen.” diye yanıtlıyor beni elinden geldiğince vakur bir tavır takınarak. 6-7 dakika sonra bir Ford gelip duruyor mekanın otoparkına. Yukarıdan bakıyorum otoparka ben de.Mekanın bahçesi oldukça geniş bir görüş imkanı sunuyor Ankara manzarasına. Akan çeşme de rüzgarla beraber sularını kıvılcım halinde üzerime doğru yolluyor.

Sakince eşyalarını topluyor Ford’un içindeki insan ve arabanın kapısını açıyor. İnen ise bahsettiğim yakın dostum Ender. “Ya arkadaş” diye hayret ediyorum içimden kendime bakıp, “bir adam hiç mi değişmez?” diyorum önümdeki göbeğe bakıp. Hoş kendime haksızlık yapıyordum aslında. 1 yıldır sıkı ve disiplinli bir şekilde spor yapıyordum ve 15 kilo kaybetmiştim. Ama yemekten asla vazgeçmemiştim.

Ender yukarı çıkmaya başladığında yerime geçtim, oturdum. Bekleyen garsona elimle “dizelim” gibilerinden bir işarette bulununca garson içeriye doğru hareketlendi. Bu esnada kapıdan girişte güneş gözlükleriyle belirdi Ender. Elimi kaldırdım ona da. Beni tespit ettiği gibi suratında birbirimizle her karşılaştığımızda takındığımız gülmeye ramak kalan ciddiyeti takındı. Okul zamanı ile şimdiki zamanı düşününce aramızda hiçbir fark olmadığını bu bozulmaya yakın ciddiyeti görünce anladım. Masaya beş adım kala o saçma sırıtışlar artık ikimizin de yüzüne hakim olmuştu.

-Vay, kardeşim. Çok ciks yerlerdesin bakıyorum.

-Tabi oğlum sen ne zaman benim kötü yerde takıldığımı gördün.

Sarılmalar birbirimizin yüzünü görmeden konuşmamıza eşlik ediyordu.

-E n'aber nasıl gidiyor hayat? Toparlayabildin mi yeni düzeni?

-Ya toparladık sayılır bakalım hele bir üretime geçelim de onun üstüne daha iyi olacak her şey. Şimdilik bi aksilik yok. Senden ne haber?

Sıradanlıkla Ender'e cevap vermeye çalışıyorum.

-Aynı ya bir değişiklik yok işte en son telefonda konuştuğumuzdan. Hızla değişen sizsiniz lan ben yerimdeyim.

-Ya bırak dışarı çıkıp bir şey yaptığın yok çağırıyoruz gelmiyorsun.

-Yok be oğlum evde takılmak rahat oluyor. Bu akşam nasıl yapıldığını gösteririm size.

Konuşmaya eşlik eden gülüşmeler devam ederken Ender cebinden kamyoncu model Camel sigarasını çıkartıyor. Sanki laf atma dürtüsü bir tarafımdan zorluyor beni.

“Lan hala mı o Camel be? Al al Malbuş iç. İş sahibi oldun ama bi Malbuş’a geçemedin.”

“Ooo Malbuş alırım bir dal,” diyor. “Zaten son sigaramdı çıkınca yenisini alacağım.”

Kahvaltılıklar yerini alıyor çaylarla beraber. Sohbet esnasında konudan konuya atlıyoruz. Her defasında yaptığımız düşük dönemler hakkındaki “o leş ya bir bok olmaz ondan” ve “o çocuk tam bir mal” muhabbetleri yine ortalığı kasıp kavuran derecede hala. Taze simitler geldiğinde konuştuğumuz konu ise Gencer’in son hali.

-Fena durumda o ya. Organizeye müdür olmaya çalışıyor terfi bekliyor. Bugün aradım normalde o da gelecekti. Ama “kafa kaşımaya vaktim yok abi iş var” dedi. Ben de kafana sıçayım dedim kapattım.

Yüzümün şeklini hiç bozmuyorum. Çünkü işin ne olduğunu biliyorum.

-Memleketin pisliği biter mi oğlum? Aslında bir yandan özeniyorum da lan. Adam sürekli aksiyon içine girebilecek potansiyelde, işleri hiç bitmiyor. Ne bileyim fantastik kuntastik sevimli şeyler gibi geliyor.

Yanıt ise beklediğim gibi…

-Ya yok lan ne işim olacak milletin pisliğiyle. Ben halimden memnunum herkes de memnunsa sorun yok.

-Lan bir gün gidelim alsın soksun bizi bir mahale bu herif, işi ne valla merak ediyorum.

-Aslında olabilir ben de merak etmiyor değilim.


Merak işte. Herkes merak eder. Herkesin ortak zaafıdır bu merak. Bazen görmememiz gereken şeyleri gösterir bazen de merak edeni merak ederiz merak edilenden ötürü. Çünkü avcının merakı bazen kendini av yapar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder