sinemadan çıktım, "son umut" ya da "the water diviner". russell crowe, cem yılmaz, yılmaz erdoğan. kadro müthiş, hikaye bilindik. işleniş ise apayrı. barbar türkler ya da gavur anzaklar bakış açısı yok. iyi ve kötü var.
hava soğuk, hava buz. karanfil sokağa meşrutiyet tarafından giriyorum. hemen sokağın başında kaynaklı el arabaları ile gece satıcıları sokağa girmek için hazır bekliyor. arka arkaya dizilmişler. sanki start verilmesini bekliyorlar. onların yanından geçip önlerinden devam ediyorum, arkamı dönüp bakıyorum. hala duruyorlar. yoluma devam ediyorum. soğuk havadan dolayı sokak bomboş neredeyse. hava hala soğuk, boynumdaki atkıya rağmen içeri soğuk giriyor, montumun fermuarını biraz daha çekiyorum. daha nereye kadar? derken yanımdan üzerinde sadece gömlek olan, elindeki küçük cüzdan gibi çantayı avucu yukarı bakacak şekilde elinin üstüne koyan, başını da öne doğru eğmiş bir adam geçiyor. hızlı hızlı. o an kendimden utanıyorum. üzerimde gömlek, kazak ve mont var. boynumdaki atkı ile ellerimdeki eldiven de cabası. söylemesi ayıp içlik bile var içimde. hala üşüyorum. üşüyorum demeye utanıyorum.
biraz daha ilerliyorum, kafamı hafifçe sol tarafa çeviriyorum. yandaki lokantayı geçtikten sonra kepenklerini kapatmış olan başka bir dükkanın önünde iki kişiyi görüyorum. muhtemelen evsizler. ama daha deminki adama göre şanslılar, ikisinin de üzerinde mont var. ayrıca birisinin kafasında şapka var. ancak şapka kirden o kadar sertleşmiş ki kasket gibi gözüküyor dışarıdan. şapkasız olan duvara arkasını yaslamış. ellerini de kalçasıyla duvar arasına sıkıştırmış. şapkalı olansa bana doğru dönük ve bir şeyler anlatıyor. bana değil ama. sonra tam sağına dönüyor ve anlatmaya devam ediyor. hemen dibindeki bir adamı etkilemeye çalışan bir vücut dili var. hayat onlara güzel.
yüksel ile karanfilin kesiştiği yerdeyim, tam o anda soğuğu delip içimi ısıtan bir klarnet sesi duyuyorum. selvi boylum çalıyor. durup etrafımda dönüyorum. sesin nereden geldiğini göremiyorum. cebimdeki bütün bozuklukları bırakmaya niyetliyim. sonra cebimdeki son parayı elimdeki su şişesine verdiğim aklıma geliyor. son parasını şaraba ya da sigaraya verenlere göre çok masum bir hareket. yavaştan müziğin geldiği yönü aramayı bırakıp karanfilin çıkışına doğru yöneliyorum, bankamatiğe uğramam lazım.
çektiğim paranın bir kısmını büyük icat olan ankarakart'a yatırıyorum. ulaşım için değil de toplu taşıma araçlarını kullanmak için lazım. metroya doğru yürürken 4 tane yetişkinin kendi içlerinde biraz sinirli bir şekilde bir şey konuştuklarını duyuyorum. içerikten çok şekil ilgimi çekiyor, zira yanlarında 13-14 yaşlarında bir çocuk var ve bu tartışmadan, yüzüne yansıyan bir memnuniyet var. "büyüyünce bende bööle olucam" havaları. -de'nin yazılışını bilmeyengillerden. yavaşça oradan da uzaklaşıp kültür ve yaş seviyesinin ankara ortalamasının üstünde olduğu bir yere -çayyolu metrosuna- doğru yol alıyorum. ve gün benim için burada bitiyor.
hayatın tam ortasında unuttuğumuz insanlar.
ropdöşambır giyen vecihi, kanal d haber, ankara.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder