30 Mart 2016 Çarşamba

Gölge-8



8-Av ve Avcı


       Aşağıdaki polis arabasına bindirildim. Toplanmış kalabalık, ufak bir yerel haberci güruhu, kollarımda iki polis ve kırmızı mavi döner ışıklarıyla bir polis arabası. Etrafta bu gördüklerim bana hiçbir şey hissettirmiyordu. Sadece ince yağmur damlalarının altında binadan çıkıp polis arabasına doğru yürüyordum. Üstümde dün geceden kalma kanlı bir gömlek vardı. Etrafa bakmak gibi bir hezeyanda bulundum sonra. Şefika Abla elinde poşetlerle yavaş yavaş kalabalığın önüne gelip meraklı gözlerle ne olduğunu anlamaya çalıştı. Onu görünce başımı indirdim ve sadece yere baktım. Yürüdüğüm en uzun yollardan birisi oldu bu. Araca gelirken yediğim sıfatlar kafamın içinde yer etmişti. Kadına şiddet gösteren bir götveren de oldum. Anasının sıçtığı pezevengin teki de oldum. Benim gibilere idam cezası verilmeli, soykası kopasıca birisi de oldum. Deliğinde şişlenecek bir sıçan da oldum. Oldum da oldum. Ama hiçbirini hissetmedim hiçbirisi değildim. Sadece kendisini neyin devirdiğini bilmeyen yalnız bir adam oldum.
       Arabaya bindiğimde anlam veremediğim dinginliğimle ellerimi önüme koyup neler gelişeceğini beklemeye başladım. Yanımdaki polis memurları bir cani ile uğraştıklarını düşünüyorlardı. Bir kadın katili ile. Bu suratlarındaki ifadesizlikler onların eseri miydi? Camdaki, etrafındakilerin çokluğu ile gaza gelmiş namus bekçisi güruh bu yüzden mi bana saldırıyordu? Uzun zaman fırçalanmamış dişler, kirli sakallar, hafif dökülmüş saçlı bu tecavüzcü görünümlü semt delikanlıları mı namus bekçiliği yapıyordu? Elimden geldiğince çok yüz kaydettim aklıma. Unutamadıklarımla tekrar görüşecektim. En azından bu işten kurtulabilirsem.
       Muhtemelen yolumuz emniyete gidiyordu ve son durak -en azından şimdilk- nezarethane idi. Varacağımız yere gelince arabadan indirildim. Burada pek kalabalık yoktu. Sadece haber peşinde koşan ve özellikle yüzümü yakalamaya çalışan haberciler vardı. Muhtemelen ülkeye benim ve benim gibilerin ne kadar şerefsiz, alçak, namussuz olduğumu tekrar tekrar ifşa edip üzüntülerini bildireceklerdi. Kim bilir? Belki ülkede bu kadar kadın cinayeti, tecavüz ve kadınlarla ilgili cinsiyetçi sansasyonlar varken benim yaptığım -aslında yapmadığım- şey halkta çok etki yaratmazdı. Bu düşüncelerle ve polislerle emniyet binasına girdik. O vakte kadar arkadaşlarıma bu durumu nasıl anlatacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Uzun koridorlar bitmek bilmedi. Maviye boyanmış kısmen beyaz içeren bu duvarlar olduklarından daha soğuk görünüyorlarmış onu fark ettim.
       O filmlerde gördüğümüz demir parmaklıklar ardındaki tahta koltuklardan birisine oturdum. Beni herkesten ayrılmış bir bölmeye tek koymuşlardı. Neydi bu? Kurtların arasına salınmaması gereken bir kuzu gibi davranılması bana koysa da şu an buna dikkatimi veremedim. Bir saat geçti aradan... Bir yıl gibi geçen bir saat...
       Kapıda Gencer göründü sonra. Belli ki uyandığı gibi yataktan apar topar çıkmıştı. Saçındaki dağınıklıktan gözlerindeki ayıkmamışlıktan bu belliydi. Yavaşça yürüdü içeri. Yerimden kalktım onu karşılamak için. Artık parmaklıkların ardında yüzyüze idik.
       "Ben yapmadım. Uyandığımda..." Lafım kesildi.
       "Biliyorum sen yapmadın ama sakin ol. Emniyete gelir gelmez buraya geldim. Seni bir kaç saate sorguya alacaklar. Ne olduysa anlat tamam mı? Herhangi birşeyi gizleme." Gencer'in sesi her zamankinden daha endişeli idi. Devam etti. "Eğer izin verirlerse sorgunu bizzat ben yapacağım. Kurbanın adı ne?"
       "Aydeniz."
       "Soyadı yok mu oğlum?"
       "Babaoğlan.. Aydeniz Babaoğlan."
       "Hassiktir! İnşallah tanıdık değildir."
       "Kiminle tanıdık değildir?" Sanki sorum azğıma tıkıldı. Nezaretin kapısı aralandı. Gelen iki memuru Gencer'in yanından geçip beni tuttular. "Nereye?" diye sordum. Sorgu odasına gittiğimizi söylediler. Gencer şaşırmıştı. Bu kadar erken sorgulanmamı beklemiyordu. O da arkamızdan takip etmeye başladı. Sonrasında bir sorgu odasına geldim. Gencer "Geleceğim merak etme" diyerek hızla uzaklaştı bir anda. Yine yalnız kalmıştım. Ufak kafes gibi bir odaya sokuldum. Beni bekleyen tek sandalyeye oturtuldum. Tek elim ise masaya kelepçelendi. "Bekle" dediler bana. "Birazdan sorgun için amir gelecek."
        İçimden amiri elleri kocaman, keskin tarafından kan damlayan bir cellat olarak hayal ettim. Sonra gözlerimi kapatıp kurtulmaya çalıştım bu düşünceden. Kapı açıldı. Sanki açılmak istemez gibi açıldı. Üstü takım elbiseli bir kadın içeri girdi. Tanıyordum bu kadını. Cinayet büro amiri. Ama niye böyle bitkin durmaktaydı. "Hafta sonu beni niye oyalıyorsun bakışı değildi bu. Hem işi ne olabilirdi ki bugün burada? Kapının ardında bir anlık Gencer'in kafası göründü. Sadece bir saniyelik ve sonra kapı kapandı.
        Bu bitkin görünüşü acınası bir hal almaya başladı kadının. Yanıma geldikçe yerimde sabit durup bedenimi geri çekmemeye çalıştım. Masaya eğildi. Ellerimin kilidini açtı. "Anlat" dedi. "Neyi anlatayım ben birşey yapmadım," dedim. "Anlat." diye tekrarladı emrini daha vakur bir sesle. "Uyandığımda o haldeydi ben birşey yapmadım," dedim. Dışarı çıktı sonra amir. Geri geldi 10 saniye sonra. Belinden tabancanın çekilme sesini duydum. Başıma doğru. Sertçe atan şakaklarıma dayadı. "Anlat lan!" dedi ses bu kez bağırarak. Sakinliğimi korumaya çalıştım. Derin bir nefes aldım.
"O gün Aydeniz beni aradı. Ablasının olmadığını evde sıkıldığını ve benimle beraber vakit geçirmek istediğini söyledi. Kabul ettim. Dışarıda yemek yedik. Sonra benim evime geçtik bir kaç malzeme alıp. Film izleyecektik ancak film izlerken uyuyakalmışım ben koltukta. Son hatırladığım bu. Uyandığımda ise elimde bir bıçak vardı ve yatak odamda Aydeniz o haldeydi. Yemin ederim ben birşey yapmadım. Hatırlamıyorum hiçbir şey."
        Anlatmıştım ne olduysa. Ama silahın emniyeti kapatılmıştı. Duydum o sesi. Namlunun ucunda idim. Niye ölen birisi için mesleğini tehlikeye atardı ki bir amir? Bu gördüğü kaçıncı cinayetti belki.
Sesi acı doluydu konuşmaya başladığında. "Senin azılı bir manyaktan hiçbir farkın yok. Önce kızı kendinden geçirdin sonra sana karşı koymaya çalışınca onu öldürdün. Böyle de bir hikaye buldun kendi kendine. Yemin ediyorum seni cehennemin dibine göndereceğim sana yemin ediyorum. Niye yaptın bunu? Neden? Ne yaptı sana? Ne kötülüğünü gördün?" Artık ağlıyordu apaçık. Bunca cinayete alışkın amir ağlıyordu. Kadındı da etkilenmiş miydi? Sanmıyorum. O maskülen tavır sadece bir kurmaca olamazdı. Kafamdan silahını çekti. "Ayağa kalk." Döndüm yüzüne baktım. Gözleri kızarmış ve yaşlıydı. "Ayağa kalk dedim sana!" diye emretti. Dediğini yaptım çünkü apaçık delirmiş gözüküyordu. "Duvara yaslan yüzüme bak!" diye verdi emrini bu kez. Yüzüne bakarak duvara geçtim. Hala elinde duruyordu tabancası. "Sen bir kadın katilisin ve benim biricik kuzumu, canımı, hayatımı,kardeşimi katlettin. İntikamını alacağım senden," dedi ve silahı yüzüme doğrulttu. Kalp atışlarım artık odada yankılanacak hale gelmişti. Boğazımdan geçen yutkunma son yutkunmam olacak idi. Sonum böyle olmamalıydı. "Dur bir dinle ben yapmadım! Sana yemin ederim ben yapmadım. Masum birisini vuracaksın. Araştırmadan dinlemeden. Sana yemin ederim ben yapmadım."
       Kapı açıldı bir anda. Gencer odaya daldı. "Güldeniz Amirim yapmayın!"
       Bu kez silah Gencer'e döndü. "Sen karışma." Bu emir Gencer'i pek alıkoymadı belli ki. Gencer yaklaşmaya başladı ellerini açarak. "Amirim sakin olun prosedür bu değil. Şimdi sizin hakkınızda suç duyurusunda bulunmadan silahı belinize koyun ve prosedürüne uygun yapalım."
       "Arkadaşın bir katil, bir cani Gencer Amirim," dedi Güldeniz. Silah tekrar bana döndü. "Umarım cehennemde cayır cayır yanarsın."

Duyduğum son ses küçücük odada yankılanan bir patlama sesi oldu.

6 Mart 2016 Pazar

Gölge-7



7
Uyanış
        İki gün sonra bir cuma günü öğlen vakti telefon çaldı. Arayan Aydeniz idi. İçimde bir kıpırtı hissettim yine istemsizce. Telefonu açtım.
       "Efendim kiminle görüşüyorum?"
       "Yani kızım seninle geçiciyim demenin başka yolu mu bu?"
       "Yok ya konuşmaya renkli başlama çabaları diyelim."
       "Hıı, anladım. Senden ses çıkmayınca ben arayım dedim."
       Bir utanç duygusu bedenimi kaplamıştı. Sonra gerçekten arayanın uzundur ben olmadığımı anladım. Hemen bir bahane bulma çabasına girip konuşmayı devam ettirdim.
       "Ya haklısın, ama inan yeni işleri kovalamaktan kafamı normal yaşantıma veremedim. Nasıl kendimi affettirebilirim?"
       "O zaman işte sana fırsat. Bu akşam ablam şehir dışına seminere çıkacak. E ben de pek yalnız kalmak istemiyorum."
       Bu davet için beklentide olduğumu sanmıyordum ama konuşmanın nereye gideceği beni şimdiden sabırsızlığa iteklemişti. Böyle hissederken Aydeniz konuşmasını devam ettirdi.
       "Akşam beni bir yemeğe çıkartırsın artık."
       "Bir saniye. Senin bence telafi etmen gerekirdi son gidişinden önce," diyerek üstünlüğü ele geçirdim bir anda.
       "Aa, doğru unuttum ben onu. Haklısın ya. O zaman aynı yerde saat yedide buluşalım mı? Yemek filan yeriz."
       Tabi ki bu teklifi geri çevirmeyecektim.
       "Zaman çok değişti be," dedim. "Artık kızlar teklif etmeye başlamış. Eh hadi kabul edeyim bari çok yokuşa sürmeden." Aydeniz telefonda minik bir kahkahadan sonra "Değerlendir bunları bak başkası olsa yapmam," dedi.
       "Kendimi de özel hissettim artık mutlu mutlu çalışabilirim," diyerek beklediği bir karşılığı verdim belki de."
       O gün saatin ilerlemeyesi tuttu. Saniyeler saniyeliğinden vazgeçti farklı role büründü. Ama sonunda o vakit gelirken aracımı yine B&C'ye sürdüm. Bu defa ben önce gittim. Ben vardıktan yirmi dakika sonra yani saat tam yedide geldi Aydeniz. Bu defa daha bakımlı daha derli toplu gelmişti. Üstünde ağır olmayan ama sade de denilemeyecek bir makyaj vardı. Saçlarını düzgünce topuz yapılmıştı ve etrafı arayan gözlerle içeriye girdi. Beni gördü. Ayağa kalktım ve geldiğinde küçük bir yanak yanağa temastan sonra sandalyesine oturttum onu. Çantasını yanına koydu ve sohbete giriştik. Ufak bir "Nasılsın?" ve "İşler nasıl?" muhabbetinden sonra Aydeniz'e geçen defa ayrılış sebebini sordum. O da bana Kaan'ı nasıl bulduğunu anlattı. Kaan'ı diyorum çünkü biliyordum Kaan'ın cesedine gittiğini. Ürkütmüştü Kaan onu. İster istemez de gülümsetti bu durum beni. Mesleğindeki toy gazeteci kızımız bu durumdan etkilenmişti. "Korkunç" ve "temiz" sıfatlarından sonra sıra yemekleri söylemeye geldi. Tercihini tereyağlı et çeşidi yemekten yapan Aydeniz'e ben de peynirli bir tavuk yemeğiyle eşlik ettim. Sohbet sonrasında eski koyuluğunda olmadı. Belli ki çekinceler paylaşıyorduk ama bir yandan da bu çekincelerin sadece kendime has olması gerektiğini düşünüyordum. Çünkü lise dönemimizden kalma "Merve'lere gidiyoruz," klişesi bu kez bana karşı "Ablam seminere gidiyor," olarak değiştirilmiş idi. Ne yapmam gerektiğini bilememekte hakkım vardı. Ama bunu Aydeniz umursamadan susuyordu. Bakıyordu. Bazen bakışlarını yakaladığımda saçma sapan bir sohbet açıyordum. Sonunda aklıma ablasını sormak geldi.
       "Ablan ne işle uğraşır ne yapar? Ailenden hiç bahsetmedin. Eğer özel değilse dinlemek isterim."
       Bu soru karşısında Aydeniz masada doğrulmuştu. İyice yaklaştı masanın üzerine eğilerek. "Sana bir sır vereyim mi?"
       "Ver." Sesim meraklanmıştı.
       "Benim ablam var ya. Bir dedektif."
       "Nasıl yani?"
       "Sherlock Holmes, Hercule Poirot. Bunlar gibi. Dedektif."
       İster istemez kıllandım. Benim gibi bir adamın bir dedektifin kardeşi hem de gazeteci bir kardeşiyle bu tip konularda beraber olması sıkıntı yaratabilirdi. Bu düşüncemi sanki okumuş gibi davrandı Aydeniz. Devam etti konuşmaya ve cilveli bir şekilde, "Ne oldu korktun mu?" dedi.
       "Yoo, korkmadım niye korkayım ki?
       "Korkma zaten. Dedektif dediysek de biraz abartmış olabilirim. Kendi halinde bir araştırmacı aslında böyle ilginç senaryoları kovalar filan."
       "Gazeteci mi?"
       "Hayır. Ama hukuksal üstünlüğü biraz daha ekstraları olan bir meslek gazeteciliğe göre."
       "Polis mi o zaman?"
       "Değil. Dedektif. Kötü adamları takip ediyor filan."
       "Dalga geçmesen. Ciddi soruyorum." Sesimde şakayla karışık ciddiyeti farketti ve dalgacı bir tavır sergiledi.
       "Peki ciddileşiyorum. Öhöm... Benim ablam aslında..."
       "Yemekleriniz geldi efendim!"
       Garson mükemmel bir yerde bölmüştü. İstese bu kadar güzel bölemez. İşin ilginç tarafı Aydeniz yemeğin gelmesiyle beni unutmuş ve yemeğe gömülmüştü. Sonrasında ise bu kadar iştahlı yiyen bir kadının yemek yemesini bölmek bana pek akıl karı gelmedi. Ben de yemeğime başladım ve konu orada kapandı. Muhtemelen bu kızı arkadaşlarım görse derdi ki , "aynı senin kız versiyonun, senin gibi yemek yiyor, hiç etrafına bakmıyor ve yemek yerken başka şeye dikkat etmiyor." Haklı da olurlardı. Yemek yerken hiç bana dikkat etmedi. Hiç hem de. Yemekler bitti. Hesap ödendi. İş kilit noktaya geldi. Buradan sonra ne yapılacaktı. Daha doğrusu ben bunu nasıl soracaktım. Sanırım Aydeniz'e de aynı çekince yerleşmiş olmalı ki ona da bir sessizlik çöktü. Sonra cesaretimi topladım. O zor soruyu sordum.
       "Şimdi plan program ne?"
       "Ya açıkçası ben şöyle hayal ettim. Yarın haftasonu iki üç bira alırız kendimiz için. İşte cips filan. Sende güzel filmler vardır diye tahmin ediyorum. Sana gideriz. Ama sarkıntılık yapmaya kalkışırsan valla oyarım."
       Son cümledeki işveli şaka içinden ciddiyet içermiyordu. Kabul ettim teklifini. Biraları aldık. Araçtan indik ve apartmanın kapısından girdik.
       Anahtarlarla evin kapısını açtıktan sonra Aydeniz ayakkabıları çıkartıp çok sıkıştım diye tuvalete koşmayı denedi ama yarı yolda durup tuvaleti göstermemi bekledi. Sonra o gidince ben de neredeyse yeni sayılan "L" biçimi koltuğumu düzenledim. Uygun bir film seçtim ve onu televizyona yansıttım. Aydeniz de çok gecikmeden gelmişti. Mutfağa geçti.        "Hadi ben biraları getireceğim sen de hazırla filmi," dedi. Elinde iki şişe bira ile geldi ve birini önüme koydu. Diğerini ise elinde tutuyordu. Yanıma oturdu. Birazcık sokulgan bir şekilde. Birasını yudumlamaya başladı. Cesaretine ise şaşkınlıkla şahit oluyordum.                "Başlatıyorum tamamsan," dedim. Onay verdi ve film başladı.
       Gaspar Noé yönetmenliğinde Irréversible filmi olmuştu seçimim. Dikkatimi tamamen filme vermeye çalıştım. Biramdan soğuk soğuk yudumlamak belki de hararetimi alıyordu o yüzden biraz hızlı içtim sanırım. Tek biradan birşey olmazdı ama daha filmin onbeşince dakikasında biraz başım dönmüştü. Tam ikinci birayı almak için kalktığımda Aydeniz ayağa kalkıp, " Bekle ben getiririm cips getireceğim zaten," diye içeri girdi. Geldiğinde cips tabağı doldu ve ben ikinci biramı yudumlamaya başladım. İkinci biranın yarısına geldiğimde ise artık başım kontrolünü kaybetmiş halde dönüyordu. Başımı Aydeniz'e doğru yaslamaya çalıştım. Son hatırladığım şey "Aydeniz ben iyi değilim galiba," oldu.
       Bir masada yatıyordum. Sırtımdan vuran soğuk bedenimdeki çıplaklığı ele geçirmişti. Gözlerim kapalıydı ama etrafı görebiliyordum göz kapaklarımın içinden. Bulanık yüzler etrafımda toplanmış beni inceliyorlardı. Bakışlar masadan daha soğuk daha incitici idi. Beyaz ışığın altında bir sürü el bana doğru uzanıyor ama dokunamıyor gibiydi. Felçli gibiydim hareket edemiyordum. Sesim çıkmıyor boğazımda bağırtılar soluk bir yutkunma olarak kalıyordu. Eller uzanırken uzaktan bir kadının bana doğru yaklaştığını gördüm ayaklarımın arasından. Adım adım topuklarını yere vura vura bana yaklaştı Kulaklarımı zangırdatan bu topuk sesi ayaklarımın ucuna kadar geldi. Durdu. Bir el ayağıma dokundu. Sıcaktı. Ateş ve enerji veriyordu bedenime. El, ayak parmaklarımdan yukarı tırmanmaya başladı hafif bir dokunuşla. Kademe kademe her ilerleyiş ile vücudum bu sıcaklığa alışıyordu. Önce dizlerime, sonra uyluğuma ve kasıklarımın içinden belime gelmişti. Göğüslerime tırmandıkça ısı artıyordu. Boynuma ilerledi bir müddet orada kaldı. Sonra diğer yandan masanın üstüne çıktı. Boynumu okşayan eller bana rahatlık vermişti. O rahatlıkla kendimi bıraktım. Zararsızdı. Eller bir anda soğumaya ve boğazımı sıkmaya başladı. Gittikçe gırtlağıma sarılan bu ellere sahip yüz değişmeye kısa dalgalı saçlı bir erkeğe dönüşmeye başladı. Daha da fazla sıkıyordu her saniye. Ellerimi debelenmek için vuramıyordum bile. Artık ciğerlerim de debelenmeyi bıraktı. Ve kendimi gecenin ortasında derin ve güçlü bir nefesle ter içinde yastıktan kalkarken buldum.


       Uyandığımda ise kendimi bulduğum hal dehşet vericiydi. Elimde nereden geldiğini bilmediğim ve çeliğinde kan olan bir bıçak durmaktaydı. Tam elime oturtulmuştu. Sağ elime. Uyuduğumu bilmesem ben kullandım diyebilirdim ama nasıl olmuştu bu? Kan, bıçaktan kıyafetime bulaşmış ve koltuğa akmıştı. Yerlerde kan damlaları vardı. Artık kurumaya yakın ve loş ışık altında yatak odasını işaret eden bir iz gibi duruyorlardı. Yerimden bir miktar tereddüt ve panik halinde kalktım. Bıçak ise elimde her tehlikeye karşı sıkı sıkı duruyordu. Yatak odamın kapısını yavaş ve sessizce araladım. Yatakta boyuna uzanmış durumda bir siluet vardı. Işığı açtım. Sonrasında ise açmamayı diledim. Aydeniz üzerinde kıyafetleri ile kanlar içinde yatıyordu. Yatak tamamen kan revan içindeydi. Yatak odası bir mezbahane olarak kullanılmıştı. Bir insan mezbahanesi. Çünkü Aydeniz'e biraz daha yaklaştıkça bir hayvan gibi boğazlandığını farkettim. Derince kesilmişti boğazı. Yerler, yatak, aynalı dolap ve duvarların bazı yerleri şerit halinde kana bulanmıştı. Ben ise ne yapacağımı bilmiyor, ilk kez korkuyordum.

4 Mart 2016 Cuma

"Sonuçta biz gönül adamıyız tabii. Dağı severiz, taşı severiz, yeri gelir bir güvercine tutuluruz.." Beş Kardeş

Lan.
LAN
LAAN!
Yalnız ne acayip bir kelime şu lan. Bütün duygularıma tercüman şu an, ilk söyleyen koca yürekli abiye de selam olsun.

Onu bunu geçtim de bu sefer dolandırma, allem kallem etme durumu yok. Size anlattığım gibi yapacam. Karşısına geçip çatur çutur seviyorum lan seni diyecem dedim. Dedim evet dedim demesine ama hay her köşe başından fırlayan kör, sağır, dilsiz, her şeyden bir haber kaderim benim. Kadersiz kader de olurmuş bak soldurdular gençliğini. Neyse efendim şimdi abartmadan anlatayım diyorum ama olmuyor malum cinsiyetimden ötürü. Yani filmlerde olacak olay deyip de es geçmeyin cümlelerimi. Olmaz da bir hayat dersi falan bulursunuz maazallah. Ezdirmem kendimi! Olaydan ötürü gaza geldim yoksa nerde bende bu havalar.

Başlıyorum tamam başlıyorum belertmeyin gözlerinizi, rica edeceğim. Gazlıyım zaten sığamıyorum satırlara.
SIĞAMIYORUM.



Ya ben platoniklik mesleğinde mertebe atlayıp, Casanova efendimizin vefatından sonra başa geçmeye aday olmuş ama parti içindeki karışıklıklardan ötürü 90'dan gol yiyip 2.adam konumuna düşmüş bir insanım. Yoksa bizim de belli bir saygınlığımız var bu meslekte. Yensek de yenilsek de kalpleri bizde olanlar var yani. Öhöm öhöm. Ama işte bizim mesleğin cilvesi de aşık olmama kuralı. Yani geçmişler hep söyler siz sevmek için değil sevilmek için yaratılmışsınız diye. E hamurumuz bu, değişmiyor. Ama bendeniz (namıdeğer foolish_casanova61) (nickime gülmezseniz sevinirim. Dikkat çekerim, gayet de ileri görüşlüymüşüm küçükken bile.) tüm meslek kurallarını ihlal edip aşka düştüm, üstüne gittim kapısında yattım, bir de tüm camiaya rezil rüsva oldum. Ha daha beteri olamaz da diyorsanız eğer, oluyormuş. Şimdi de adım çıktı. Yaşlandı, göz süzemiyor, iş atamıyor diyorlarmış arkamdan. Ah duymaz olaydım bunları. Hani aşkta kaybeden bir yerlerde kazanıyordu. Nerde? Aşk da bir kumar çeşidi bak bu da benden özlü söz olsun malum artık camiaca ünlüyüm bir yerlerde alıntı falan yaparlarsa bunu da yazsınlar vasiyetimdir.

Gerçi zaten bırakacaktım bu işleri. Çoluk çocuğa karışayım da demiştim hatta acaba ondan mı korktu benimki. Bilemiyorum da yani, hep ben böyle düşünülen olmuşken şimdi çiçekler böcekler moduna giremiyorum. Mizacıma ters.

Şimdi olayı anlatıp da satırlarca yormayacam gözlerinizi merak buyurmayın. Ama artık ben de sizden biriyim, bu da bilinsin isterim. Casanova halka indi haberiniz olsun. Artık pislik olacam, lanet olacam. Sevmek yok. Ha var da az bir acım geçsin di mi. Çaktırmadan çekerim acımı, hönküre hönküre ağlarım ben küvetin kenarına çömelip. Ama bundan haberiniz yok. Şşşş.

Öyle işte şimdi siz düşünün bakalım. Macera yeni başlıyor. Çalışma iznim yok. Kaçağım. Kaybedecek bir şeyi olmayandan korkacakmışsın. Atalarımızı haklı çıkarmaya geliyorum.


Kapıyı bacayı sıkıca örtün şu sıralar, benden söylemesi. Hadi eyvallah.

//
benim yârim iki dirhem bir çekirdek
hoppa mı hoppa
rakı içer
kadeh kırar
benim yârim sırasında benden hovarda
kavuniçi mendil
markalı çanta
benim yârim çıtkırıldım
benim yârim alafranga.

Oktay Rıfat HOROZCU


2 Mart 2016 Çarşamba

Gölge-6



6
Eksik Parça

       Hepimiz kendimize yaslanacak bir yer bulmuş Esenboğa'nın dış hatlar çıkış kapısının önünde duruyorduk. Akay "ben içeri geçiyorum lan yoruldum zaten fosur fosur sigara içiyorsunuz" diyerek isyankar bir şekilde x-ray cihazına doğru ilerledi. Daha Rusya'dan gelecek uçağın inmesine 20 dakika kadar bir müddet vardı. Saat akşam yirmiikiye yaklaşmasına rağmen beklenmedik bir kuru kalabalık vardı.
       "Çakmağını versene cebimde değil arabada kaldı heralde."
       Ender'e çakmağımı uzattıktan sonra Gencer girdi.
       "Yanında herifin kız kardeşi de varmış. " Gencer ve Ender bakıştıktan sonra konuşma sırası bendeydi heralde diyerek lafa başladım. Açıkçası düşündüğüm şeyler için de güzel fırsat oldu bu.
       "Aynen, kız mecbur kaldı. Yazık oğlum deli doluydu bu kız be. Hatırlıyor musunuz lan sürekli bir yerde fotoğrafımız olurdu sayesinde. Kaç yıl geçti üstünden? Kız mutluluğu orada buldu dedik orada da herif öldü. Neyse gelince bir şey demeyin de şimdi zaten moralsizdir bir de biz mal gibi suratına bakmayalım. Akşam Akay'da kalacaklar değil mi?"
Ender yanıtladı.
        "Akay'da kalacaklar da önce bir yemek yiyelim buradan gidip bir an önce. Zaten şimdi aç gelirler bir de ben bilirim Sinem'i şimdi onu sofraya oturt sabaha kadar kalkmaz deli gibi özlemiştir ve tabi ki kardeşiniz Ender bunu düşündü ve ve ve tahmin edin nereye gidiyoruz?"
       İkimiz aynı anda "Kebapçı Cengo" diye bağırdık ve sonra insanların bakışları arasında üçümüz birbirimizi tebrik eder gibi saçma sapan sarıldık. Eski güzel günler geri dönecek miydi acaba eksik parçamız da gelince. Bu sarılma sadece bir provaydı belki de. Diğer yandan bu akşam karnımız doyacaktı. Gencer havaya girmiş olacak ki "Lan bir dal da bana paslanıza." diyerek Ender'in sert bakışları arasında paketinde kalan son iki daldan birisine uzandı. Ender elini önde sabit tutup diliyle bakışlarını tercüme etti. "Allah belanı versin ancak sigaram kalmadığında otlanın amına koyum bir gün de gelip kardeşim al buyur bir paket benden demeyin." Gencer kafasını kaldırdı Ender'e gülerek "Aşkolsun lan bir sigaranın lafını mı yapıyorsun?"Bunun ardından, Ender hemen yüzüne o yavşak sırıtışını verip "Kardeşim ayıp ediyorsun olur mu köpeğin olsun." dedikten sonra bir anda sessizce ama Gencer'e duyuracak şekilde "Gavat." diye seslendi. Gülüşmelerden sonra içeri girme faslı gelmişti. Gencer de sigarasını içtikten -bize göre mundar ettikten- sonra içeri girdik. Ekrana bakarak uçağın inişini beklemeye başladık.
       Dakikalar dakikaları kovaladı ve Sinem yanında küçümen bir kızla kapıdan göründü. Adım adım bize doğru geliyorlardı. Çıkış kapısından dışarı çıktıktan itibaren Sinem ve Ender birbirlerine koşarcasına yürüdü ve dolu dolu bir sarılma gerçekleştirdiler. Sinem'in yanındaki küçümen kız etrafa dikkatli gözlerle bakmakla yetindi. Hissettirmeden izlemeye başladım onu. Çünkü bu dikkat yabancı bir yere gelmiş olma dikkati değildi. Gözleri bir şeyler arıyordu. Kendi kendime kuruntu yaptığımı düşünmek istedim. Sarılma sırası bendeydi. Sinem son harfleri uzatarak teker teker adlarımızı söyleyip sarılmıştı bize ve aynı uygulama bana da yapıldı. Yüzü uzaktan canlı olsa da, yakından, ciddi anlamda sıkıntılara maruz kalmış ama bunlardan kurtulmuş bir lahit gibi duruyordu. O ise bize içinde kalan pırıltılı sevinçlerinden göstermeye devam ediyordu. Yanındaki küçümen kız herkesle tokalaşmıştı. Yine en son ben onunla tokalaşmıştım ve elini tuttuğumda küçümen bir kızdan beklenmeyecek bir şekilde sıkmıştı ve göz göze geldiğimizde ikimizin gözbebekleri bir kalkan gibi çarpışmıştı. Bu kızda gizli bir şey olduğunu altıncı hissim artık bağırıyordu. Tokalaşma faslı bittiğinde konuşmalarıma dikkat etmem gerektiğini anladım. Kendimi güvende hissetmiyordum. Herkes normal ama ben değildim ve normal olmayanı normalden ayırmayı kendimden biliyordum. Şimdi yüzünde tatlı ince bir tebessüm olan bu küçümen rus kızı içinde başka birisi idi. Tebessümü ise sadece dişlerini saklamak içindi. Sinem kızı tanıtmaya hazırlandı.
       "Gençler Galina'ya merhaba deyin. Vasilyev'in kız kardeşi ve bana da bıraktığı emanet. Dikkat edin çok zekidir. Böyle göründüğüne bakmayın. Galina tanıştın mı sen de benim arkadaşlarımla?" Sinem her zaman herkese olduğu gibi sevecendi. Galina ise onu taklit etmeye çalıştı ve bozuk bir aksanla;
       "Evet, Sinem Abla tanıştım hepsiyle."
       "İyi bakalım hadi nereye gidiyoruz ne ısmarlıyorsunuz bana?"
       Ender , "Ya kızım o kadar Rusya'da kaldın ama şunu Rusça değil de Karadenizli gibi söyle be." Duyduğumuz ses eksiği tamamlamıştı.
      "Nereye gidiyoz ne ısmarlıyonuz bana hadi bakayım gidelim bari." Gülüşmelerle çıktık alandan.
       Akay'ın karavanında herkes konuşurken ben dikkatimi Galina'ya verdim. Ama hiç konuşmadı o gece soru sorulmadığı sürece. Tıkanana kadar yedik hesabı da Ender'e yükledik.


       Gecenin sonunda parçalar yerine oturmuştu eksiksiz bir şekilde lakin bir sorun vardı. O da bu parçalarda kimsenin farkedemediği bir çıkıntı vardı. Sonrasında ise bu çıkıntı elini bu yapbozun üstünde gezdirenlerin parmağına batıp kanatacaktı.
Ertesi gün tekrar toparlanmak için Sinem'in baskıları iş gördü. Bu defa benim evimde herkesi çaya davet etmek zorunda kaldım diyebilirim. Ender muhtemelen dağınık evi dolayısıyla bizi davet etmedi ya da buna çekindi. Öte yandan Akay'ın süperlüks dairesi o gün ailesi tarafından işgal edilecek idi. Gencer ise muhtemelen akşam kendisine ve Birsel'e ekstra iş çıkmasın diye pek gönüllü olmadı bu işe. E yeni gelen misafirin de evine gidilmeyeceğinden iş bana kaldı. Yenimahalle'de çok da büyük olmayan zemin kat daireme herkesi davet etmek bana düşmüştü. Muhtemelen ufak da olsa balkon hepimizi ağırlamaya yetecek kadar büyüktü. Şefika Abla'ya ufak bir iki hazırlıkta bulunması için ricada bulunurken sağolsun kırmadı. Ancak muhtemelen ertesi gün dağınık bir balkon bulacağını bilerek küçük homurtular çıkardı. Akşamına varırken Ender telefonla beni aradı.
       "Alo n'aptın?"
       "İyidir işteyim. Sende durumlar ne?"
       "İyi ben de. Akşam Sinem'i ben alacağım da kaçta gelelim?"
       "Sekiz gibi filan gelin işte. Ekstra bir şey yok."
       "Tamamdır."
       Telefonu kapatırken, evde, Şefika Abla'nın bile bulamayacağı gizli arkadaşlarımın yerini kontrol etmek için işten erken çıktım. Orası iyice gizlenmiş ve profesyonel bir araştırma dışında bulunamayacak şekilde kamufle edilmişti. Tabi ki yatak altında değildi burası. Annemin portresinin arkasında da değildi elbette. Buralar ilk başta bakılacak yerlerdi başıma herhangi bir iş geldiğinde. Burası banyodaki gömme dolabın içinde fayans kaplanmış gizli bir bölmeydi ve sadece telefonumdan girilen özel bir şifre ile açılıyordu. Bizzat bunu uğraşarak ben yapmıştım. Açıkçası kimsenin de bu şifreyi bilerek gireceğini düşünmediğimden sadece bana özel idi orası. Hoş, yeri bile kim bilebilirdi ki. Tüm kontrollerimi yaptıktan sonra ev misafirleri ağırlamaya hazırdı. Saat sekize beş vardı ki kapı çaldı. Birsel önde Gencer arkada kapıda idiler. Birsel elinde bir kek kalıbı tutmaktaydı ve Gencer de elinde bir poşetle duruyordu. "Hoşgeldiniz" diyerek elimden geldiğince tüm candanlığımı takınmaya çalıştım. Özellikle Birsel'e karşı bunu yapmam lazımdı. Açıkçası Gencer'den her zaman daha gözü açık gelirdi. Bu yüzden daha iyi polis olacağını da düşünürdüm sıra sıra. Sonuç olarak o da bir kadındı. Gencer'le de kapıda tokalaşıp yanak yanağa verdik. Aslında onların ilk gelmesi iyi olmuştu. Sahneden kalkan eserim acaba hala etkili miydi onlar üzerinde yoksa sıradan bir cinayet mi olmuştu? Bunu öğrenmek geliyordu içimden. Kapıda Birsel'e kek için teşekkür ederken Gencer'den de poşeti aldım. Onlara balkonu gösterip "Şöyle geçin lütfen?" diyerek ardları sıra eşlik ettim. Balkonda sandalyeler ve sehpa hazırdı. "Siz oturun şunları bırakıp geleyim" dedikten sonra elimi boşaltıp yanlarına döndüm. "E nasılsınız gençler iş güç nasıl?" diyerek klasik bir başlangıç yaptım. Gencer, "iyi işte ya iş güç sende haberler asıl," deyince "Ne haberi oğlum aynı tas aynı hamam," diye geçiştiriverdim. Bu lafın ağzıma oturduğunu hissettim. Aynı sohbet Birsel'le de geçtikten sonra eleştirileri alma vaktim gelmişti ama açıkçası bir sürprizle karşılacağımı bilmiyordum. Gerçek anlamda sürprizden bahsediyorum. Gencer birazcık çekinerek lafına başladı.
       "Yiğit sana bir şey soracağım. Ama beni yanlış anlama tamam mı? Bugün biz buraya biraz da bu soruyu sormak için geldik."
Birsel'in boynu eğilir gibi oldu sonra gözlerini kaldırıp bana baktı. İncelenme başlamıştı. Bu kez bu kadın Gencer yerine beni inceleyecekti. Gencer devam etti.
       "Bu Kaan Cankanat var ya hani..." diye girdi. Yapay heyecanımı tetikledi bu cümle demek isterdim ama istemsizce heyecanlandım. Lakin yakalanma korkusu ile değil. Bilakis eserimin etkilerini dinleyeceğim düşüncesi ile...
       "Evet. Şu ölü doktor. Süper cerrah..." Dalga geçme tonum Gencer'in yüzünde anlamsız bir gülümsemeye sebep olmuştu. Konuşmaya devam etti.
       "He o işte. Adamı araştırırken gittiği okullara baktık. Ama biraz fazla baktık çocukluğuna indik." Gülümseme devam etti. "Adam Adana Anadolu Lisesi'nden mezun olmuş. Sen de sanki oradan olduğunu söylemiştin. Mezuniyet yılın ne senin?"
       Ciddi anlamda şok etkisi yaratmış olan bu sorunun, böyle damdan düşer gibi sorulmasını beklemiyordum. Eserimle ilgili doğal heyecanım burada kendini bir yapaylık silsilesine bıraktı. Bir müddet beklediğimi farkettiğimde hızlıca cevap verdim.
       "2010. Niye ki ? Tanıyor muymuşum?"
Çok yanlış bir söz söylediğimi farkettim. Bugün, bu hafta, bu ay, belki bu yıl söylediğim en kötü cümle idi bu.
       "Tanıdığını nereden çıkardın ki? Tanıdığını söylemedin. Tanıyor musun ki? Gördüğünde tanırdın tanısan. Yani eğer arkadaşınsa falan, yakınsan çıkartırdın."
Gencer bu lafından sonra beni dikkatli süzmese de Birsel deliyordu. Ben ise bakmıyordum ona. Gencer devam etti. "Ayrıca adam da 2010 mezunu. Biraz zorlasan zihnini çıkartabilir misin?"
       Balkonun dışındaki beton bloklara gözümü kısıp bakarak düşünür gibi yaptım.                      "Çıkartamadım şu an. Ama biraz daha düşünsem belki bulurum." Kaan Cankanat... Gerizekalı, aptal, pislik... Sen sessizce çürümeye başlamışken toprak altından bile beni rahatsız ediyorsun. "Üzgünüm bulamadım," dedim başarısızlığa uğramış bir edayla. Gencer, "Neyse boşver ya seni rahatsız etmedi umarım soru. Ya da yanlış anlamadın beni umarım," telkini ile lafını sonlandırdı. Birsel lafı aldı ondan. "Bu aralar evde, işte arabada bu adamın adını duyuyorum hep Gencer. Bak buradan da bir bilgi çıkmadı boşa da Yiğit'i karıştırdık bu işe. Lütfen sakin ol biraz. Elbet bir yerden çıkar bir şey." Konuşma sırası artık bende olmalıydı. Değilse bile ben üstüme aldım. "Ya yok benim için problem değil, size bilgi sağlayabilseydim keşke ama gerçekten hatırlamıyorum." Bal gibi hatırlıyorum, o iğrenç sesini o küçük kara yılan gözlerini, o konuşmalarını, tiksindirici hareketlerini. Hepsine son verdim ve bir pisliği temizledim. Mutluluk şu an benimdir. "Ama hatırlarsam bilin ki haber veririm."
       İçerden kapı zilinin sesi geldi. Sanırım bu zil gergin ortamı bozup biraz neşelendirmeye çalışacak insanlar tarafından çalınmıştı. Evet. Sinem ve Ender kapıda arkalarında da Galina ile beraber gelmişlerdi. Sinem içeri atlar gibi girdi. Girdiği gibi durdu. "Oha be! Yaşadığın yer düzenli. İnanamıyorum sana," dedikten sonra boynuma sarıldı. Her sarılmasında yaptığı sağa sola salınmaları ise aynen yerinde duruyordu. Ardından Galina girdi içeriye. Sakince tokalaştıktan sonra kısa bir merhabalaşmadan sonra benimle göz kontağını kopardı. Yabancı yere gelişinin heyecanına bağlı olarak elini hızlı çektiğini düşündüm. Kız bildiğin soğuktu genel olarak. Soğukluk olarak değil de resmiyet olarak görmek daha iyi olurdu. Ben de bunu tercih ettim. Ardından Ender'le de Gencer'le geçirdiğim evreleri geçirdim. Sinem kapıda herkesin girmesini beklerken bana çantasından bir hediye çıkardı. Kırmızı bir kağıt ile paketlenip üstüne mavi kurdele kondurulmuş bu dikdörtgen prizma şeklindeki kutu acaba ne idi ki? Çok zaman kaybetmeden teşekkür edip paketi elime alıp açtım. İçi su ve yapay, küçük, beyaz, kara benzeyen şeylerle kaplı, bir bina çehresi içeriyordu. Binanın zemininde St. Petersburg yazıyordu. "Küçük bir ev hediyesi..." derken küçük, ciyaklama vari bir gülücük attı. Tekrar teşekkür edip onlara balkona kadar eşlik ettim. Akay bugün olamayacaktı aramızda çünkü önceden de belirttiğim gibi ailesi tarafından zaptedilmiş durumdaydı. Bu durumda kadro tamamlanınca herkes balkonda toplandı ve derin bir sohbet başladı. Oradan buradan ne varsa gereksiz, hepsi konuşuldu ve bunları her zamanki gibi neşeli hale getirdik. Gencer bir ara "Kağıt var mı la bir batak atak?" girişimini Birsel'in bakışları ile "Vazgeçtim bir bardak daha çay alayım ben." diyerek geri çekti. Dikkatimi Galina'ya vermiştim ama bakmıyordum ona. Kız gece boyu "Nasılsın?" soruları dışında konuşmadı diyebilirim. Sinem lavaboya kalktığında o da ona takıldı ve yine aramızda bir sohbet geçti. Lakin sohbeti bu kez Birsel başlatmıştı. "Kızın Türkçesi yok mu?" Gencer ise yanıtlamakta gecikmedi. "Var da bayağı kırık çok konuşamadığı için utanmıştır."
       Tekrar Sinem ve Galina gelene kadar konuşma olmadı. Lakin lavabodan sonra Galina'nın yüzünü hiç bana bakarken göremedim. Herkese baktı ama bana bakmadı. Ya da bakamadı. İşin ilginç tarafı o gece sadece bana içten gülümsedi. O da gecenin sonunda. Kapıdan çıkarken. Sadece gülümsedi. Dudaklarını normalden daha fazla incelterek gülümsedi.