22 Aralık 2015 Salı

Gölge - Yayın 3



3
Dürtü
Evden öğle yemeğini yeyip çıkarken, Şefika Abla arkamdan “Sen gelene kadar çıkmış olurum ben. Dağıtma çok evi.” diyerek tatlı sert bir uyarıda bulundu. Ben cevap vermeyince sağlam bir hayıflanmıştır ardımdan. En azından içimde o titreme, kulaklarımda o çınlamayı duydum sesi gelmese de onun kendi kendine söylemlerinin. Artık yağmur çiselemeye başlamıştı ve bununla beraber suratımda doğal ve yayvan bir gülümseme kendini gösteriyordu. Seviyorum yağmuru.

Üzerimde yeni ütülenmiş kot pantolon ve kırmızı çizgilerle bezeli ekose bir gömlek vardı. Alışveriş yapmayı sevmem ama bu gömlek bana biraz sevdirmişti kendini aldırırken. Ceketimi çıkartıp arka koltuktaki askılığa koydum. Motoru çalıştırırken telefon çaldı. Araç hoparlörüne bağlı telefonu açtım.

-Efendim?

-Selam, merak ettim hazır mısın bir ikincisine diye. Yoksa şu an yoldan geri mi dönüyordun?

İstemsizce de olsa suratıma yayılan o anlamsız sırıtış kulaklarıma kadar yükseldi. Aynada kendimi gördüğümde küçük çocuk gibi kızardım. Esmerdim oysa ki kızarsam bile belli olmazdı. Ama domates kızarıklığı beklerken patlıcan morluğunda bir suratla kendimi bu billur sesli hanımefendinin karşısında düşündüm. Sonra hemen dağıttım bu düşüncemi. Hemen yapay bir özgüven patlaması ile aynı şekilde karşılık verdim.

-Şu an otoyola çıktım. İstanbul yoluna, son hız kaçıyorum.

-Yakalanmak hoşuna mı gidiyor yoksa, niye koşturacaksın şimdi?

Yakalanmak hiç hoşuma gitmezdi. Hele ki benim gibi birisi. Nasıl yakalanır? Sözcük gerçek anlamı dışında kullanılsa da paranoyalarımın esiri olmama ramak vardı ama soğukkanlılığımı korudum.

-Yakalanmaktan başka bir olasılık yoksa bunu daha zevkli hale getirmek sence de mantıklı olmaz mı?

-Anlamadım. Ne demek istedin?

Gülme nidalarım adeta bir silaha dönüşmüştü düşüncemde.

-Diyorum ki teslim olmaya geliyorum.

-Senin bu gizemli konuşmalarını çözmenin yolu var mı?

-Benim gibi düşünürsen var.

-Öğretsene bana boş bi zamanda.

-Bugün başlarız o zaman.

-Ya hocam ilk gün ders mi olur ya?

Sesindeki o cilve beni yoklamaya o kadar müsaitti ki patlıcan rengi suratım artık mor ötesi bir hal almıştı. Ama konuşma şekli, terimi akıttıkça kafamda kurduğum hayalleri perçinliyordu.

-Bilmiyorum uslu durursan ödül olarak ilk ders boş olur.

-Hadi hadi daha ikinci buluşmadan kırma beni. Otuz dakika sonra B&C’de. Bakalım beni görebilecek misin ?

-Kaçırmayacağıma bahse bile girerim. Görüşürüz.

Aynada kendime baktım. Telefon kapandıktan birkaç saniye sonra dahi konuşmanın yüzümde yarattığı renk efektleri devam etti. Buz gibi havada ilk yaptığım iş camları açmak oldu. Yakalarımı elledim. Nemlenmişlerdi. Hatta yağmur bile bu kadar ıslatamazdı. İçimden kendi kendime söylendim yine salak sırıtışlar içinde. Ne vardı bu kızda diğerlerinden farklı? Neydi beni hale getiren. Karşı duramadığım, gardımı düşüren şey neydi? Biraz kendim için tedirginlikle “kendine gel lan, sakin ol, sakin ol ve direksiyona sevgiyle yaklaş sevgini şimdi ona ver” derken buldum aklımı. Sakince şehirde dolandıktan sonra B&C’de idim. Önce araçla restoranın etrafını dolaştım. Küçük bahsi kaybetmemek için onu önceden tespit edip hile yapma hakkımı sonuna kadar kullandım ve balkonda önünde bir kokteyl ile onu gördüm. Üzerinde açık kahve deri ceket altında ise kot pantolon vardı. Onu süzerken otoparkta iyice yavaşladım. Yüz hatlarının belirginliği dişil karakterini inanılmaz şekilde öne çıkartırken siyah saçları arkadan sertçe at kuyruk ile bağlanmıştı. Dışarıda görsem dahi içimden “böyle cengaver hatunlara bayılıyorum lan” dedirtecek cinsten bir albenisi vardı. İşin aslı dedirtti de.

Araçtan inene kadar pencereleri kapatmadım. Tekrar terlemek istemiyordum. İnmeden ceketimi askıdan çekip çıkardım. Kendime son bir kez aynada baktım. Göbeğimin son kalıntılarını da içime gizledim. İyiydim. Yine o yakıtım olan özgüven adeta manevi depomu tamamen doldurmuştu. Son bir defa daha aynaya baktıktan sonra yüzüme, o kimisine göre pis kimisine göre hınzır kimisine göre de piç gülümsememi yerleştirdim. İçine biraz daha samimiyet eklersek makyaj tamamlanacaktı. Onu da yolda hallederdim. Derin bir nefes aldım ve aracın kapısını açıp sol ayağımı yere bastım.

Yağmur şiddetini artırmış, mekanın balkonunun dışa bakan camını dövercesine yağıyordı. Zaman kaybetmeden koşar adım içeri girdim. Girişte sipariş ettiğim çiçekler bekliyordu. Çok anlamazdım buket güzelliğinden ama beni bile etkilemişti o sade buket. Gözüne görünmeden yukarı çıktım sonra. Ses çıkarmadan arkasından yaklaştım. Dışarıyı izliyordu tam sandalyesinin arkasına geldiğimde. Tek elimle gözlerini kapadım. Korkuyla irkildi önce. Sonrasında;

-Yiğit ödümü kopardın.

Elimi kaldırdım gözlerinden. Çiçek buketini görür görmez ayağa kalktı. Samimice yakınlaştı. Yüzyüzeydik. Mesafe hala düzgün, sabit ve onun kontrolünde idi.

-Şaşırtıcı. Bu kadar etkileyici giriş beklemiyordum.

-Gönül isterdi ki eski zamanlardaki gibi pastanede buluşmak, ama kısmet bu zamana imiş.

Sesimi eğer kontrol etmezsem titreyecek ve rezil olacaktım. Kesinlikle başarısızlık seçeneğini elemem lazımdı. Hele ki son cümlemde boğazımda kendisine taht kurmuş gıcıktan sonra.  Kurduğum cümleler samimiyeti daha da artırdı. Gülümsememin başka insanları irite etmesi gibi onun da o hale gelmesinden korktum ve biraz daha kendimi klasik ve diyafram modunda ilerlettim. Kemer göbeğimi sıkıyordu ve sağ şakağımdan ter damlaması an meselesi idi.

-E geç otur madem. Biz de pastane havası yaratırız.

İkimiz de ince bir gülüş ile sohbetimize başladık. Belki de uzun zamandan beri geçirdiğim ve uzun süre sonra bana farklı tatlar yaşatan bir konuşma idi. Dakikalar su gibi geçiyordu. Mesleğini anlattı bana. Yoğundu o da kendince. Bir ajansta foto muhabiri idi. Severek seçmişti mesleğini. En azından bana dediği bu. İlgiyle takip etmiştim onu. Saatlerin hesabının yapılmadığı bu sohbette kurduğumuz tatlı hava bir telefon ile dağılacaktı. Arayan her kimse yüz ifadesini değiştirdi. Üstelik heyecanlandı ve hevesle kalktı yerinden.

-Yiğit, çok özür dilerim kameraman arkadaşım aradı. Dikimevi tarafından bir olay haberi geldi acilen oraya gitmem lazım, iş için çok önemli ve senden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum. Bunu bir ara telafi edeceğim ama söz. İznini istesem.

Yüz hatlarım sadece bıyık yanlarımdaki belli belirsiz kasılmalarla değişti.

-İstersen ben bırakayım hemen.

-Yok gerek teşekkür ederim taksiyle giderim. Söz telafi edeceğim bunu.

-Öyle şey olur mu? Tabi ki git. Dikkat et kendine ama aklım sende. Bir mesaj atıp haber verirsen mutlu olurum.

Bunun verdiği anlam gayet açıktı. Belki erken davranmıştım hatta amatörce olmuştu bu yaklaşımım. Ama sonuçları kötü olmadı diyebilirim.

Dudaklarını incelterek “Veririm,” dedi. Sesinde bir tutam “oh be” sezinledim o an. Ama içimde yine de olumsuzluk senaryoları kum fırtınaları gibi esmişti bir kere. Eğilerek gülüşü geldi aklıma. Candan güldüğü belliydi ve gün boyu karşısında oturup arkasında gözü almayan herhangi bir fon ile onu izleyebilirdim.


Adı da ayrı tatlıydı. Ağzımdan düştü harfleri o ana kadar kullanmadığım halde. Aydeniz... Ay ve Deniz... Tıpkı yağmur ve rüzgarın birlikteliği kadar anlamlı ve ürpertici şekilde sevecen. Yağmur ve Rüzgar... Fakat gözden kaçırdığım bir benzerlik daha vardı ki sonrasında bana gözlerimi kapattırdı. Katil ve Maktül kadar benzerdi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder