3
Dürtü
Evden öğle yemeğini yeyip çıkarken, Şefika
Abla arkamdan “Sen gelene kadar çıkmış olurum ben. Dağıtma çok evi.” diyerek
tatlı sert bir uyarıda bulundu. Ben cevap vermeyince sağlam bir hayıflanmıştır
ardımdan. En azından içimde o titreme, kulaklarımda o çınlamayı duydum sesi
gelmese de onun kendi kendine söylemlerinin. Artık yağmur çiselemeye başlamıştı
ve bununla beraber suratımda doğal ve yayvan bir gülümseme kendini
gösteriyordu. Seviyorum yağmuru.
Üzerimde yeni ütülenmiş kot pantolon ve
kırmızı çizgilerle bezeli ekose bir gömlek vardı. Alışveriş yapmayı sevmem ama
bu gömlek bana biraz sevdirmişti kendini aldırırken. Ceketimi çıkartıp arka
koltuktaki askılığa koydum. Motoru çalıştırırken telefon çaldı. Araç
hoparlörüne bağlı telefonu açtım.
-Efendim?
-Selam, merak ettim hazır mısın bir
ikincisine diye. Yoksa şu an yoldan geri mi dönüyordun?
İstemsizce de olsa suratıma yayılan o
anlamsız sırıtış kulaklarıma kadar yükseldi. Aynada kendimi gördüğümde küçük
çocuk gibi kızardım. Esmerdim oysa ki kızarsam bile belli olmazdı. Ama domates
kızarıklığı beklerken patlıcan morluğunda bir suratla kendimi bu billur sesli
hanımefendinin karşısında düşündüm. Sonra hemen dağıttım bu düşüncemi. Hemen
yapay bir özgüven patlaması ile aynı şekilde karşılık verdim.
-Şu an otoyola çıktım. İstanbul yoluna,
son hız kaçıyorum.
-Yakalanmak hoşuna mı gidiyor yoksa, niye
koşturacaksın şimdi?
Yakalanmak hiç hoşuma gitmezdi. Hele ki
benim gibi birisi. Nasıl yakalanır? Sözcük gerçek anlamı dışında kullanılsa da
paranoyalarımın esiri olmama ramak vardı ama soğukkanlılığımı korudum.
-Yakalanmaktan başka bir olasılık yoksa
bunu daha zevkli hale getirmek sence de mantıklı olmaz mı?
-Anlamadım. Ne demek istedin?
Gülme nidalarım adeta bir silaha
dönüşmüştü düşüncemde.
-Diyorum ki teslim olmaya geliyorum.
-Senin bu gizemli konuşmalarını çözmenin
yolu var mı?
-Benim gibi düşünürsen var.
-Öğretsene bana boş bi zamanda.
-Bugün başlarız o zaman.
-Ya hocam ilk gün ders mi olur ya?
Sesindeki o cilve beni yoklamaya o kadar
müsaitti ki patlıcan rengi suratım artık mor ötesi bir hal almıştı. Ama konuşma
şekli, terimi akıttıkça kafamda kurduğum hayalleri perçinliyordu.
-Bilmiyorum uslu durursan ödül olarak ilk
ders boş olur.
-Hadi hadi daha ikinci buluşmadan kırma
beni. Otuz dakika sonra B&C’de. Bakalım beni görebilecek misin ?
-Kaçırmayacağıma bahse bile girerim.
Görüşürüz.
Aynada kendime baktım. Telefon kapandıktan
birkaç saniye sonra dahi konuşmanın yüzümde yarattığı renk efektleri devam
etti. Buz gibi havada ilk yaptığım iş camları açmak oldu. Yakalarımı elledim.
Nemlenmişlerdi. Hatta yağmur bile bu kadar ıslatamazdı. İçimden kendi kendime
söylendim yine salak sırıtışlar içinde. Ne vardı bu kızda diğerlerinden farklı?
Neydi beni hale getiren. Karşı duramadığım, gardımı düşüren şey neydi? Biraz
kendim için tedirginlikle “kendine gel lan, sakin ol, sakin ol ve direksiyona
sevgiyle yaklaş sevgini şimdi ona ver” derken buldum aklımı. Sakince şehirde
dolandıktan sonra B&C’de idim. Önce araçla restoranın etrafını dolaştım.
Küçük bahsi kaybetmemek için onu önceden tespit edip hile yapma hakkımı sonuna
kadar kullandım ve balkonda önünde bir kokteyl ile onu gördüm. Üzerinde açık
kahve deri ceket altında ise kot pantolon vardı. Onu süzerken otoparkta iyice
yavaşladım. Yüz hatlarının belirginliği dişil karakterini inanılmaz şekilde öne
çıkartırken siyah saçları arkadan sertçe at kuyruk ile bağlanmıştı. Dışarıda
görsem dahi içimden “böyle cengaver hatunlara bayılıyorum lan” dedirtecek cinsten
bir albenisi vardı. İşin aslı dedirtti de.
Araçtan inene kadar pencereleri
kapatmadım. Tekrar terlemek istemiyordum. İnmeden ceketimi askıdan çekip
çıkardım. Kendime son bir kez aynada baktım. Göbeğimin son kalıntılarını da
içime gizledim. İyiydim.
Yine o yakıtım olan özgüven adeta manevi depomu tamamen doldurmuştu. Son bir
defa daha aynaya baktıktan sonra yüzüme, o kimisine göre pis kimisine göre
hınzır kimisine göre de piç gülümsememi yerleştirdim. İçine biraz daha
samimiyet eklersek makyaj tamamlanacaktı. Onu da yolda hallederdim. Derin bir
nefes aldım ve aracın kapısını açıp sol ayağımı yere bastım.
Yağmur şiddetini artırmış, mekanın
balkonunun dışa bakan camını dövercesine yağıyordı. Zaman kaybetmeden koşar
adım içeri girdim. Girişte sipariş ettiğim çiçekler bekliyordu. Çok anlamazdım
buket güzelliğinden ama beni bile etkilemişti o sade buket. Gözüne görünmeden
yukarı çıktım sonra. Ses çıkarmadan arkasından yaklaştım. Dışarıyı izliyordu
tam sandalyesinin arkasına geldiğimde. Tek elimle gözlerini kapadım. Korkuyla
irkildi önce. Sonrasında;
-Yiğit ödümü kopardın.
Elimi kaldırdım gözlerinden. Çiçek
buketini görür görmez ayağa kalktı. Samimice yakınlaştı. Yüzyüzeydik. Mesafe
hala düzgün, sabit ve onun kontrolünde idi.
-Şaşırtıcı. Bu kadar etkileyici giriş
beklemiyordum.
-Gönül isterdi ki eski zamanlardaki gibi
pastanede buluşmak, ama kısmet bu zamana imiş.
Sesimi eğer kontrol etmezsem titreyecek ve
rezil olacaktım. Kesinlikle başarısızlık seçeneğini elemem lazımdı. Hele ki son
cümlemde boğazımda kendisine taht kurmuş gıcıktan sonra. Kurduğum
cümleler samimiyeti daha da artırdı. Gülümsememin başka insanları irite etmesi
gibi onun da o hale gelmesinden korktum ve biraz daha kendimi klasik ve
diyafram modunda ilerlettim. Kemer göbeğimi sıkıyordu ve sağ şakağımdan ter
damlaması an meselesi idi.
-E geç otur madem. Biz de pastane havası
yaratırız.
İkimiz de ince bir gülüş ile sohbetimize
başladık. Belki de uzun zamandan beri geçirdiğim ve uzun süre sonra bana farklı
tatlar yaşatan bir konuşma idi. Dakikalar su gibi geçiyordu. Mesleğini anlattı
bana. Yoğundu o da kendince. Bir ajansta foto muhabiri idi. Severek seçmişti
mesleğini. En azından bana dediği bu. İlgiyle takip etmiştim onu. Saatlerin
hesabının yapılmadığı bu sohbette kurduğumuz tatlı hava bir telefon ile
dağılacaktı. Arayan her kimse yüz ifadesini değiştirdi. Üstelik heyecanlandı ve
hevesle kalktı yerinden.
-Yiğit, çok özür dilerim kameraman
arkadaşım aradı. Dikimevi tarafından bir olay haberi geldi acilen oraya gitmem
lazım, iş için çok önemli ve senden nasıl özür dileyeceğimi bilmiyorum. Bunu
bir ara telafi edeceğim ama söz. İznini istesem.
Yüz hatlarım sadece bıyık yanlarımdaki
belli belirsiz kasılmalarla değişti.
-İstersen ben bırakayım hemen.
-Yok gerek teşekkür ederim taksiyle
giderim. Söz telafi edeceğim bunu.
-Öyle şey olur mu? Tabi ki git. Dikkat et
kendine ama aklım sende. Bir mesaj atıp haber verirsen mutlu olurum.
Bunun verdiği anlam gayet açıktı. Belki
erken davranmıştım hatta amatörce olmuştu bu yaklaşımım. Ama sonuçları kötü
olmadı diyebilirim.
Dudaklarını incelterek “Veririm,” dedi.
Sesinde bir tutam “oh be” sezinledim o an. Ama içimde yine de olumsuzluk
senaryoları kum fırtınaları gibi esmişti bir kere. Eğilerek gülüşü geldi
aklıma. Candan güldüğü belliydi ve gün boyu karşısında oturup arkasında gözü
almayan herhangi bir fon ile onu izleyebilirdim.
Adı da ayrı
tatlıydı. Ağzımdan düştü harfleri o ana kadar kullanmadığım halde. Aydeniz... Ay ve Deniz... Tıpkı
yağmur ve rüzgarın birlikteliği kadar anlamlı ve ürpertici şekilde sevecen. Yağmur ve Rüzgar... Fakat
gözden kaçırdığım bir benzerlik daha vardı ki sonrasında bana gözlerimi
kapattırdı. Katil ve Maktül kadar benzerdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder