17 Ocak 2016 Pazar

Gölge-5



5
İşbaşı

       Pazar gününü geride bırakmış ve haftabaşı sendromunu yaşamak için yataktan doğrulmuş halde, bir karşımdaki dolap aynasına bir de yerdeki halının desenlerine bakarken buldum kendimi. Halının desenleri uykumun az olduğu her gecenin sabahında ilk uyandığım zaman ilgimi çekerlerdi. Böyle olmuştu çocukluğumdan beri. Dört beş dakika böyle durduktan sonra kafamda bir flaş patladı. Bugün eserimle buluşma günümdü. Bir anda uykum dağıldı. Çıplak ayakla odadaki banyoya girip hızlı bir duş aldım. Hava soğuk olmasına rağmen bedenim, yüzüm, avuç içlerim ateşle harlanıyor gibiydi. Hızlı bir hazırlanma evresinden sonra evimden çıkarken Gencer'i aradım. İki çalmadan sonra telefon açıldı. Bir kadın açtı.

       -Alo, Yiğit, günaydın.

       Çok geçmeden Birsel'in sesini aldım. Afyonum tam patlamamıştı. Bunu belli etmeden aynı sıcaklıkla karşılık vermeyi denedim.

       -Günaydın Birsel. Gencer oralarda mı?
       -Burada burada çıkacak hazırlanıyordu. Hayırdır bir sıkıntı mı var?
       -Yok ya bugün geziye çıkaracaktı beni sizin oralarda da.
      -Allah Allah, nereden çıktı ki şimdi?
      Küçük bir gülme sesi ile konuşmasını sonlandırdı. Söz Gencer'deydi.
      -Ne var lan sabah sabah?
      -Sana da günaydın, ne zaman beni geziye götürüyorsun? Çok heyecanlıyım. Lünepark diyen sümüklü bir çocuk gibi atıyor kalbim.
       -Ya Yiğit sabah sabah yapma bari şunları. Öğleden sonra gidelim. Sabah büroda olacağım ben. Hala organize diye bana kilitliyorlar. Hepiniz bana kilitleyin ağzına sıçayım zaten.
       -Lan git memurlarına artistlen kesin sizin büroda şişko bir memur vardır sabah ona çat. Saat birde emniyetteyim öğlen. Haberin olsun.
       -İyi gel amına koyum gel. Derdine sıçayım senin de sen de gel. Emniyet emniyet değil mevlana dergahına döndü zaten.
       -Ben de seni seviyorum. Hadi Birsel ablaya da selam söyle.

      Çat. Surata kapattım telefonu. Bu adamı geçmişten beri bu tip küçük şeylerde sinir etmeyi seviyordum. Çok ciddiye alıyordu bazı şeyleri hala ama bundan en çok Ender faydalanıyordu. Öğleden sonraki eğlenceye mental olarak da eleştirel olarak da hazırdım. Zaman sanki akmıyordu ve akması için heyecanımı azaltmaya karar verdim. Çalıştığım binanın kapısında etrafa göz gezdirirken bir sigara ateşledim.


       Kafada at gözlüğü gibi güneş gözlükleri takmaktan asla vazgeçmeyen, solgun sarının kafalarında her daim hakim olduğu sözde iş kadınları yine topuklarını beton zemine vurarak benim ses algımı dağıtıyordu. Çoğunu tanımıyordum ama onlar önümden geçerken iç sesimle eleştirip yerden yere vuruyordum. Anlamsız bir zevk alıyordum. Ofise çıkıp bilgisayarda haberlere bakmak istedim. Çok geçmeden önüme bir haber çıktı. Başlıkta öldürülen doktorun bir mafya cinayetine kurban gittiği anlatılıyordu. İçeriğine bakmadım. Bakma ihtiyacı duymadım. Çünkü yazanı da yöneteni de bendim. Sakince öğleni beklemeye başladım.
       Saat 12:45'te emniyet genel merkezindeydim. Gencer kapıdan çıktı. Koşar adımlarla yaklaştı.
       "Hadi gel. Birsel'i aradım söyledim. Bizi bekliyor. Niye diye sorarsa kendin açıklarsın. Sabah birşey sormadı bana ama sana soracaktır."
       "Sorun değil lan amacım sadece biraz değişik şeyler görüp merakımı gidermek."
       "Yiğit adamın başına dert olan iki şey vardır. Merak ve..."
       "Gencer Komiserim!"
       Sert bir ses adeta Gencer'in ağzından çıkacak şeyi ağzına tıktı. Duyduğum en tok en sert ve en otoriter kadın sesiydi annemden sonra. Gencer de bunu hissetti ki solundan gelen sese hızlı bir refleksle kulak verdi.
       Kadın, tokayla sertçe tutturulmuş at kuyruğu sallana sallana yanımıza geldi. Topukları zemini deliyordu topuklu ayakkabı giymemesine rağmen. İçimden bir ses uzak durmam gerektiğini söyledi. Gencer'in ise böyle bir şansı yoktu.
       "Buyrun komiserim."
       "Komiserim Cuma gecesi işlenen cinayet hakkında bazı bulgular var. Müsait olduğunuzda mümkünse ofisimde konuşabilir miyiz? Ya da sizin ofisinizde?"
       "Tabi ki olur. İki üç saate ben gelirim sizin şubeye."
       Gencer adeta itaat etmişti. Ama içindeki posta koyma arzusunu ben bile uzaktan hissedebiliyordum. Kadın fazla uzatmadı konuşmayı. "Bekliyorum." dedi ve arkasını dönüp gitti. Hem söz hem de fiziksel olarak otoriter duruyordu. Önüne çıkacak herşeyi parçalayacak gibi yüzü hiç gülmeden bana belli belirsiz bir bakışından sonra uzak durduğum için bir kez daha rahatlamıştım.

       "Vay vay vay emir demiri kesermiş. Postan hayırlı olsun kim bu abla?" Standart klasik yiğitin yapay piç konuşması idi bu.
       "Cinayet Büro Amiri kevaşe. Emrinde çalışmak istemezdim. Feminist midir nedir erkek memurlar bundan şikayetçi bile olamayacak kadar korkuyorlar. Merkez görevi bana atadı ama bu da araştırma filan yapıyor. Meraklı Melahat biraz ama çok da etrafına renk vermez."
       "Şimdi senin böyle konuştuğunu duysa? Kopartır heralde."
       "Kopartmakla kalmaz ağzıma sokar öyle dolaştırır."

       Yirmibeş otuz dakika sonra Keçiören'de Adli Tıp Kurumu'nun önündeydik. Gencer bu esnada Birsel'i aradı.

       "Alo canım biz binanın önündeyiz nereden bizi alırsın?"
       Kısa bir sürenin ardından, "tamam park edip geliyoruz insene sen de." dedi Gencer.            Çok sürmeden park edip Birsel'le buluştuk. Önlüğü ile karşıladı bizi. Laf aramaya da koyuldu gecikmeden.

       "Hayırdır Yiğit sen niye böyle şeylere merak saldın canın mı sıkıldı?
       "Valla sıkıldı. Ya merak ediyordum zaten böyle şeyleri. E insanın arkadaşı da polis olunca yengesi de adli tıpçı olunca aklıma geldi fırsat bu fırsat dedim."
       Birsel samimiyet görünce biraz yumuşar gibi oldu. "Ya normalde emniyet dışında ve tanı dışında açmamız yasak ama sana bir istisna yapabiliriz madem merak ettin. Yalnız belirteyim içeriye sadece artı onsekizler girebiliyor."
       Gencer'in niyeyse gereğinden fazla gülmesi Birsel'de olumlu etki bıraksa da bende sadece küçük bir hahaha etkisi bıraktı. Bu esnada koridorları geride bırakıp hızlıca yürüyorduk. Camlı bölmeler bir amerikan dizisinden fırlamış gibi görünüyordu. Asansöre bindik. Birsel bir Gencer'e bir de bana bakıyordu ne olduğunu anlamaya çalışırmış gibi. Tehlike sezmediğini muziplik yapmaya başladığında anladım.
       "Hazır mısın? Bak tekrar uyarıyorum artı onsekiz."
       "Hazırım hazırım. Hadi bana biraz ceset gösterin." Belki abartı kaçmış olabileceğini düşündüğüm bu cümle Gencer'in dikkatinden kaçmadı.
       "Hasta bu herif vallahi canı sıkılıyor bak dedim bunu everelim diye dinlemedi kimse beni. Hayır eskisi gibi değilim sakalım da var."
       Büyük bir heyecanla soğukça bir odanın içine geldik. Birsel eldivenlerimizi verdi. Cerrahmışçasına geçirdi kendininkini. Saçlarını arkadan toplarken o, Gencer'le ben içeriye ilk adımımızı attık. Birden çok soğuk dolap bir arada duruyordu. Hepsi ceset dolu hepsi ayrı bir tiyatro ayrı bir oyun. Ama ben bir akbaba değildim ben sadece avımı görmeye gelmiştim ve sunumum için eleştiriler almaya.
       Birsel önümüzden yürüdü. Cebinden bir anahtar çıkardı ve kilidin sesi duyuldu. Ciddi anlamda ses çıkartan bir şangırtıyla dolap kapağı önümüze doğru açıldı. Yüzü kapatılmış ceset önümdeydi. Üç gece önce önümde kanlı canlı nefes alan adamın son hali benim yaptığım resitalle sunulmuştu bu ekibe. Birsel örtüyü kaldırmak için hamle yaptığında elini tuttum.
       "Ben açabilir miyim?" Şaşırdı Birsel. "Tabi." dedi sadece.
       Amacım ne şovdu ne de bir dikkat çekme.. Ben sadece kendi tiyatromun perdelerini kendim açmak istedim. Örtüyü tek elimle yavaşça kaldırdım. Odadaki ürpertici soğuk benim cehennemimin ateşinin harı idi sadece. Öylece yatıyordu orada kıvırcık saçları ve aplak suratıyla cansız beden. Mor ve beyaz karışımı ölü bir surat idi karşımda. Örtüyü kaldırınca sevimli dostlarımın izleri gün yüzüne çıktı. Temizlenmiş ve görsele uygundular. Kafamı Birsel'e çevirdim cesedin kafasında dolaşırken.
       "Dokunmamda bir sakınca var mı?"
       "Tüm araştırmalar tamamlandı ama yine de cesedin bütünlüğünü bozucu hareket yapma."
       "Anlaştık. Sadece yüzünü incelemek istiyorum biraz. Adı nedir?"
       "Kaan Cankanat."
       "Başka bilgisi var mı?"
       Gencer araya girdi. "Neyi merak ediyorsun?"
       "Necidir ne iş yapar bildiğin hikayesi işte ya."
       "Adam doktor. İşinde de iyi bir doktor. Daha doğrusu bir genel cerrah."
       Dalga geçme sırası bendeydi diye düşündüm kimse dalga geçmemesine rağmen. "Kendisinin daha iyi cerrah olduğunu düşünen birisi heralde bunu kanıtlamış." İstemli ve bilinçli sırıttım bu kez. Birsel devam etti.
       "Öyleyse de temiz çalışmış. İki kurşun sadece. Pek cerrahiye denemez buna ama belki de öyle görebiliriz." Sonrasında ben devam ettim.
       "E ne düşünüyorsunuz. Adam resmen elinize teslim eder gibi cinayet işlemiş. Balistikte filan birşey çıkmadı mı?"
       "Çıktı ama yetersiz. İki kurşun iki tane aynı tip tabancaya ait. Susturucu takmış. Ne ses ne soluk. Yara izlerine bakılırsa vermeye çalıştığı mesaj var. Rastgele sıkılmış mermiler değil." Sertçe ağzını açtı Birsel bunun üstüne. İşte orada duruyordu ve bu Kaan'ın leşi çürüyene kadar da duracaktı. Ne kadar mükemmel ve kalıcı bir eser bıraktım diye geçirdim içinden. Birsel devam etti. "Cinayetleri sevmem Yiğit hem de hiç sevmem ama her kimse kendini oldukça iyi gizlemiş birisi. Bize pek iş düşmedi. Artık iş emniyetin. Bu yüzden dün gece başladı biraz uykusuzluk. Döndüm Gencer'e.
       "Üzmesene lan kızı." Gencer bana çok böyle anlamlı bakmazdı ama bakışlarından susmam gerektiğini anladım. Son bir kez cesedin yüzüne elimi götürdüm. Gözlerini açtım. Göz bebekleri bana bakana kadar zorladım. "Dikkat et" uyarısı gecikmedi. Ama göz göze geldik cesetle. Tüm iğrençliğimi takınarak sırıttım yüzüne. Tüm dişlerimi gösterdim. Bakışları hissediyordum etrafımda. Dikkatli gözler beni tanımlamaya çalışıyordu. Kafamı yukarı kaldırdım. "Bir saniye" diyerek küçük bir zaman iznini de kopardım onlardan. Yukarıdan beni izliyorsa cesedinin altımda kıvrandığını görmeliydi o lanet herif. Bu eski hikayeyi sonsuza dek kapatmanın vakti gelmişti. Gözlerini serbest bıraktım. Kulak arkasını inceliyormuş gibi eğildim yanına. Hareketlerim tamamen normal görünmek zorundaydı etrafımdaki seyircilere. Hiç hissettirmeden dışarıya, perde kapanmadan önce kulağına son fısıldayışımdı bunlar.
       Kaan Cankanat... Seni gerizekalı... Şimdi söyle hangimiz av hangimiz avcı? Hangimiz ölü ve hangimiz kalıcı...


       Yapay bir ifadesiz yüzle, sıra adli tıbbı terk etmeye gelmişti. İşin en basit kısmı. Çok da sürmedi.

16 Ocak 2016 Cumartesi

kayış koptu

herkesin normal olduğu bi dünyadan bildiriyorum.

"hepsi manyak bunların"

büyük şehirde yaşamanın avantajlarından birisi de kalabalığın ortasında durup bütün hayatı sorgulayabiliyorsun bi anda. yine aynısı oldu bugün, hem de nerede? ağzına kadar dolu dolmuşun ortasında. kafam tavan demirine, sırtım da cama değerken. sol dizim ise son iki aydır olduğu gibi acıyordu ve benim aklıma neden bu dolmuş bu kadar dolu sorusu geldi.

bu insanlar nereye gidiyor? yazsan, her hayat farklı bi hikaye. sorsan, herkes normal. değilsiniz işte. hiçbiriniz normal değilsiniz. ben de değilim, ama siz de değilsiniz.

temiz hava satan kanada da normal değil, onu alanlar da.

bütün gün çalışanlar da normal değil. çalışmak zaten hayattaki en büyük gereksizlik.

şoförler de normal değil, yolcular da. kimse kendine eziyet etmek istemez. ama hepimiz alışmışız bu acıya. artık zevk alıyoruz diyebilirim.

bunların hepsi toplum baskısı olduğu için kabul edilmiş. eğitim de gereksiz bence. bana ne sıcak suyla soğuk su karışınca hangisinin sıcaklığının ne kadar değişeceğinden.

her şey para için tabi. daha iyi bir hayat falan hikaye. çocuklarınızın geleceği falan geçin bunları. hepsi para için. hepsi bu dünyanın bize dayatmaları.

mühendis de olmak istemiyorum, para kazanmak da istemiyorum, çalışmak da istemiyorum. sadece mandıra filozofu gibi deniz kıyısında bi kulübede yaşamak istiyorum.

en büyük manyak da benim. beni siz böyle yaptınız.

15 Ocak 2016 Cuma

zor

senelerce psikolojik olarak sarsılmaz olduğumu düşünüp bununla övündüm, gurur duydum. bu düşünce artık benim için kanunlaşmıştı, sarsılmazlığım sarsılmaz bi temele oturmuştu.

meğer öyle değilmiş. son 1 senedir yaşadığım her şey beni baştan aşağı sarstı. her şey. yanımda olan insanların tavsiyeleri artık ruhumda zerre kıvılcım uyandırmıyor ve bu tarz bi durumda bel bağlamam gereken 'aile' kavramına sahip değilim.

ne yapacağımı bilmiyorum, kafam karışık ve ben kafamın karışmasından nefret ederim.

bu bir yardım çağrısı olabilir, ruh halime bağlı. genel olarak yardım istemekten hoşlanmam, minnettar olmaktan hoşlanmam, zayıf olmaktan hiç hoşlanmam. ama elimde değil.

dünyada sana sırtını dayayan, "o yıkılmaz ya" diyen insanların olması çok kötü bir şey. her insan yıkılır. ben yıkıldım. peki yıkılan bir binayı nasıl tekrar yaparsın? temelini bile yok etmen lazım, çok zor.

çok zor.

13 Ocak 2016 Çarşamba

''Lan filmde olsa inanmazsın ama gerçek hayatta daha acayip şeyler oluyor'' Kahvede Oturan Abi

Vızzzz.
Vızzzzzzzzz.
VIZZZ!!

Evet ısrarlı ve azimli bir sineksin. Kafamın dibinde 3243 saattir aynı tonda vızlamandan belli ki kan emme temalı yaratılışını da reddeden asi bir ruha sahipsin. Takdir edilesi tabi. Ama gecenin bu saatinde enerjimi, takdir eden yerlerimi harekete geçirmek yerine; o kahrolasıca ses çıkaran yerlerini sümük gibi duvara yapıştırmaya adamaya karar vermiş bulunmaktayım. Oysa ki ne tatlı huylarım var. Hayır yani neden koca dünyada benim kafamın dibi. Ve neden kan emmek yerine vız babam vız. Em git kardeşim. Zaten her gün kanımızı emen emene. Sen de em git. “Kapitalist düzen” işte, diyen iç sesimle bir çak beşlik yapıp gülümseyiveriyorum. Ne iyi anlaşıyoruz aman yarabbim, kıçımı kaşıyayım bir ara nazar değmesin. Bu alışkanlıkları bana kazandıran anneanneme de bir selam gönderiyorum. O çoktan uyumuştur tabi, horultusu dünyayı alıyordur.


Aha gitmiş. Ses yok. Kendi kendime monologlar düzerken sineği kaçırdım ya la.

Ah, o ufacık, tatlı kafasını ezip, pestil etmek vardı onu da, neyse bir günahtan daha sıyrıldık çok şükür. Çok şükür, şükür olmasına da, hani uyku? Kaçtı ulan! Gözlerim geri tepiyor ben onları kapadıkça. Napalım koyun, kuzu bize etki etmiyor. Dertleri sayarız biz de. Oh sabahlar olmasın amaaan.

Öyle şaka ayağına dedim de, cidden sabah olmasa keşke. Bizim patron Selim Bey’in kızının düğünü var bu akşam. Getir götür işleri bende tabi çömez olarak. Bir de koyuyor bu çömezlik anlatamam. Hayır 1 sene oldu yani çömezlik mi kalır bu zamana diyecem ama benden sonra birini de almadılar ki bir türlü. Ben de alıştım bakmayın, böyle arada düşünecek şey, yapacak iş bulamadığım zamanlarda koyuyor. Hop hemen de geçiyor sonra. İnsanoğluna yapılacak en kötü şey memnun olmadığı duruma onu alıştırmak galiba. Stockholm sendromu gibi bir şey; sana zarar veren durumlara bağışıklık, onları sevme ve onlardan ayrılamama. Uyumaya çalışıyor bile olsam düşüncelerimin arasına “aydınlatıcı bilgi” hep koyarım. Huyum kurusun. Gerçi bundan önce kuruyasıca çok huyum var bunu bekletebiliriz az daha.

Öyle işte koş babam koş bugün. Yaşasın demokrasi, yaşasın hiyerarşik düzende merdivenin en altında olma keyfi.

Ağğğğğğğhhhhhhh! (Esneme efekti.)
“Dertler derya olmuş, ben de bir sandal” derken bu kısacık molamıza son verip uyku moduna alıyoruz galiba yine vücudu. Ah be rüyamda beyaz atlar koşuşturur inşallah, Allah’ım sen anladın mevzuyu, amin. Hayır yani gerçek dünyada verm....

Vızzzzz.
Vızzzzzzzzz.
Hay ben senin kanadının yaratılışına kurban olayım. Yok bu gece uyku yok. Şimdilik sana elveda okuyucu. Burada kesmek zorundayım, kanlı bir mevzu var da. Ne sayfalara kan bulaşsın ne de sen ortak ol bu günaha. Ha uyuyamazsan da 3 kulhüvallahu 1 elham öneririm. Sevabı da var bak.

Hadi eyvallah.

10 Ocak 2016 Pazar

Gölge-4



4
Davet
  Saat 20.00'ye yaklaşmıştı. Aracıma binerken birkaç saat önce yakaladığım heyecanın peşinde sürüklenmekteydi aklım. Ama artık geride bırakmam gerektiğini düşündüm bunu. Aldığım 100'lük yeni seri ile Eskişehir Yoluna düştüm. Gece için içimde daha değişik bir heyecan vardı aslında. Her ne kadar Gencer ve Ender ile bazen bir araya gelsek de Akay ile uzun zamandır görüşememiştik. Yurtdışında idi epey müddet. Sadece internet üzerinden arada yazışmıştık. Şimdi Ankara'ya temelli dönüş yaptı.
 
       Akay bizim üniversiteden arkadaşımızdı. Ama adam sanki yıllara meydan okuyordu görünüşü ile. Fotoğraflar bazen aldatıcı olabilir ama Akay bunun dışında kalıyordu. Yurtdışında, iyi hayat standartlarını yakalamış, kendi bilişim danışmanlık ve üretim şirketi ile gazetelerin magazin sayfalarında yer alıyordu arada. Bekarlığının verdiği özgürlük ile hiçbir yere bağı olmadan hareket ediyordu. Açıkçası hepimizin imrendiği ortak kişi idi dışarıdan bakılınca. Bu düşünceler ile kısa sürede yolu bitirmiştim.

  Binanın önüne geldiğimde Ender'in arabası duruyordu, Gencer ise henüz varmamıştı. Ankara'nın kodamanlarının oturduğu bu semtte Akay'ın binasını biraz daha mütevazi buldum diğer yerlere göre, lakin binanın içine girince düşüncem değişti. Koridor aynalarına bakarken kafamda Akay'ın sabah bu aynalara bakarak kendine çeki düzen vermesi geldi. Saçma bir gülüşle bu düşünceyi asansöre gidene kadar kafamda oyaladım. Yukarı çıktığımda Akay beni kapıda bekliyordu. Ellerinde fırın eldivenleri vardı. Herif paraya para demiyor, neredeyse kıçını yeşillerle silecek duruma gelmiş ama elde hala fırın eldiveni.

  "Benim eve de gelsene lan" diyerekten yürümeye başladım ona doğru. Klasik Ankaralı deyimiyle "Eşyalarını topla da sana da gelelim oğlum" diyerek takıldı. Birbirimize sarıldıktan sonra sanki yolu biliyormuşum gibi mutfağa yürüdüm. Adam fırında balık yapmış geniş balkona da sofrayı hazırlamış. Benim ardımdan mutfağa da Ender girdi.
   
       "Ne aldın lan?" 100lüğü gördü. "Anlaşıldı patlıyoruz bu gece." diye kıs kıs güldü. "Aynen aynen" diye karşılık verdim. "Gencer nerede haberin var mı?" diye yokladım beklemeden. "Ne bileyim gelir heralde birazdan. Son aradığımda yoldaydı da gelmek üzeredir yani." diye yanıtladı beni. Ardından kapı çaldı 5 saniye sonra. "Aha geldi gomser" diyerek kapıya yürüdü. Sonra koridor tokalaşmalarının sesini duydum mutfaktan. Gencer içeri girdi. Aramızda belki de en gencimiz olmasına rağmen mesleği onu yaşlı gösteriyordu hepimizden daha fazla. Yanıma gelip "Mutfak senin yerin değil lan çık çık." diye kovaladı beni tezgahtan. Ufak bir tokalaşma merasiminden sonra "Nerdesin oğlum seni bekledik?" diye ağzını aradım. "Ya sorma." dedi içinden sanki bütün gün topladığı derin nefesi vererek. "Herifin birini harcamışlar. Cinayet büro da dosyayı bana yıktı işim yokmuş gibi sanki. Evin içi zaten leş kokmuş. Pisti yani. Eve gittim bir duş aldım geldim. Sen ne yapıyorsun?" diye cevapladı.

       "Aynı tas aynı hamam. Hadi şu tabakları taşı da az yardım et."

       "Ver lan ver iki tabak taşıyamıyorsun." Giderken kıçına bir tekme salladım. "Ayıp oluyor ama" diye döndü ve o saçma anlamsız sırıtışı ile baktı bana.

       Balkona çıktığımızda Akay'ın her şeyiyle hazır ettiği sofraya oturduk. Rakıları servis etti Ender ve her zamanki "Kardeş bana biraz daha koy ya" muhabbetinin ortasından yeni kapılara yeni konulara yolculuk başladı. Her zamanki kült sohbetlerden Gencer'in arkadaşlarına verdiği beraber sinema izleme sözleri -erkek arkadaşları- , benim evimin dağınıklığı, Ender'in kızlar hakkında kurduğu yeni standartlar konuşuldu mevzubahis Akay'ın yürüme çabasında bulunduğu  kişilere varınca sohbet iyice koyu kıvama geldi. Yavaş yavaş benim, etrafa, kendini, kaybolmamak için ışıktan gizleyen bir gölge gibi davranma vaktimin geldiğini anladım şişenin yarısı bitince. Yüzümü tamamen Gencer'e çevirdim.

      "Lan cidden ben eğlenceli olabileceğini düşünüyorum bu emniyetin. Cins cins heriflerle uğraşıp kimsenin giremeyeceği yerlere rahatlıkla giriyorsunuz bir rozetle. Hatta bilseydim bugünkü cinayet mahalline gelirdim be."

       "Manyak mısın oğlum ben elimi kaptırmışım kolumu kurtarmaya çalışıyorum. Bir sürü saçma sapan şeyi var. Akli dengesi yerinde olmayan iti kopuğuyla uğraşıyoruz. Değil eğlenceli filan. Sanki polisiye roman gibi düşünüyorsun da değil."

       "E götür beni lan bi mahale işte. Valla merak ediyorum."

       "Miden kaldırmaz."

       "Niye kardeş üstlerin mi kızar?" onu kızdırmaya çalışmanın damarına basmanın en basit yolu yapamazsın demekti ve bunu biliyordum. Kullandım da. Her katil cinayet mahalline tekrar gelir klişesinden uzaktı benimki. Sadece sanatımı diğer insanların nasıl bulduğunu merak ediyordum. Beklediğim tepkiyi de aldım.

       "Kim nereye, kime kızıyor oğlum? Çok merak ediyorsan gel Pazartesi adli tıbba. Cesedi oraya kaldırdılar."

       Bu kadar mıydı görüşü gerçekten. Ben o kadar uğraşmıştım ve aldığım tüm tepki "gel kendin gör" kadar basit mi olmalı idi? Sıkı ağzı açmaya karar verdim. Bir kez daha kadehleri yukarı davet ettikten sonra hepsini içer gibi yapıp Gencer'e içirdim tüm bardağını. Devam ettim.

       "E peki sen cesedi nasıl inceledin mesela azıcık anlat lan işte" diye üsteledim bu sohbeti. Akay ve Ender kendi aralarında birbirlerine anılar anlatıp çıkardıkları dersleri karşılıklı bir şekilde aşılamaya çalışıyorlardı. Gencer ile benden uzaktaydılar.

       "Sana soruyorum o zaman" dedi. "Ama bütün gün bununla uğraştım valla baydı kapatalım sonra dedi." Suratını ekşiterek devam etti. Ama bu iğrenme ekşimesi değil rakı ekşimesi idi. "Düşün ki senin hem kafana hem de ağzına sıkıyorlar. Sence neden olabilir?".Bilmezlikten gelerek "Ne bileyim la polis sensin bunun için maaş alıyorsun senin bilmen gerekli." diyerek topu Gencer'e attım. "Bir mesaj ararsın." dedi. "Ya ne bileyim mafya cinayeti dersin ya da bir ihanet sonrası örgütün aldığı bir karar infazı dersin."diye devam etti. "Mantıklı." diyerek yalandan desteğimi ilettim.

  "Ama adamın ne mafyayla bir bağlantısı var ne de bir örgütle. Adam kendi halinde bir doktor. Telefonlarını araştırdık ettik ama birşey bulamadık. Herifi gittiği okullara kadar araştırdık. Her şeyini didik didik ettik ki buna olay mahali de dahil. Ama elle tutulur bir halt yok. Sadece duymadığım bir şarkı çalıyordu sürekli biz evden içeri girdiğimizde. Bir tane ingiliz bir abla söylüyordu belki o şarkıda bir mesaj geçiyordur ama ne olduğunu bilmiyorum ya da çözemedim. Şimdi lütfen kapatalım mı?" Ekşime devam etti daha da keskinleşerek.

       "Tamam."dedim konuyu uzatmadan. "Ama son bir sorum var. Bana cesedi gösterme şansın var mı? Cidden merak ettim yani ne bileyim ilgimi çekti lan."

       "İyi ama Pazartesi gel yarın Pazar pek bir şey olmaz."

       "Anlaştık."

       Ender araya karıştı. "Ne konuşuyonuz oğlum koptunuz gittiniz." dedi. Kadehini havaya kaldırdı. dördümüz tekrar buluşmanın hatırına kadehlerimizi tokuşturduk. Sonrasında ise bir müddet sohbetin arkasına çay kahve sigara üçlüsüyle geceyi bitirdik.

       Uyumadan önce karanlıkta yüzümü gülümseten bir durumu keşfetmiştim. Gencer benim farkımda değildi ama onun oyuna da dahil olmasını istemezdim. Çünkü bu hikayedeki av Gencer olmayacak kadar uzak olmalıydı sahneye. Gencer bu hikayede sadece seyirci olmalıydı. Daima ve sadece seyirci... Benim sanatımı izleyip gece uykularında olacağım bir seyirci. Çünkü bu oyunda yoksan yoksundur. Varsan da ya seyirci ya da avsındır.

7 Ocak 2016 Perşembe

Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. 'Ne zaman' demişti, 'birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!' F.S. Fitzgerald

Ne güzel yürekli insanlar var. Yaşarken harcadığım oksijene bile acımama neden olan, kendimi sürekli sorgulamamı sağlayan insanlar.

Çok zenginiz aslında. Üstümüz başımız var, hiçbir gün aç yatmıyor hatta kilomuza laf ediyoruz. Kafamız dağılsın diye müzik dinliyoruz son ses. Çünkü kafa dağınıklığımız bunlarla toparlanacak şeylerden oluşuyor. Yaşama telaşımız sözde. Ertesi günü nasıl çıkarırız diye düşünürken arka planda bunun sadece kaygı duyma ihtiyacının sonucu olduğunu biliyoruz. Çünkü dertsiz görünmek egomuzu tatmin etmiyor. Dert yaratıp onları yenmişiz gibi yaşamak bizim amacımız. Mutlu olma şartımız kısır bir döngü içinde dönüp duruyor.
Kiminiz duymuştur sokaklarda kağıt toplayan Mehmet Abi’yi. Ben az önce rastladım hikayesine. Yılbaşı sebebiyle ropörtaj yapan bir firma ses olmuş ona. İyi ki de olmuş çünkü kendimi ne kadar fazla gördüğümü, şükretmediğimi fark ettim.
Aza tamah değil bu, çoğu bile az gördüğümü ve “kim olduğumu bilmediğimi” anladım.
Kimim ben hakikaten?
Benim ne vasfım var bu dünyada?
Gelecek için ne yapıyorum?
Vatanım ve bayrağım benim için bu kadar değerli diye her yanda fink atarken onlar için çalılıyor muyum gerçekten?
 Konuşmaktan başka ne geliyor elimden?

Kendime soru sormak zor gelmeye başladı. Elimde avucumda ne varsa şu 22 yılda biriktirdiğim artık yetmiyor. Sanki parmaklarımı ne kadar sıkarsam sıkayım yine de aralardan kayıp gidiyorlar birer ikişer kum tanesi gibi. Zamanın yıpratmalarına engel olamıyorum. Ne zaman ayağa kalkıp adım atacak olsam geriye doğru gidiyormuş gibi hissediyorum. Yavaşlatıyorum kendimi ve önce kendimden kurtulmam gerek biliyorum. Üstümdeki fazla benle en iyi ihtimal yerimde sayabilirim. Mutlu olmanın en büyük hazine olduğunu söylerim hep hem kendime hem de çevreme. Hala öyle. Mutluyum. Belki de bunları düşünmeye yeniden başlamış olmam, gereksiz mutluluğumdan. Dert olunca fazlasını düşünmeye tahammülü kalmıyor insanın. Ama ne zaman azalıyorlar işte o anda sorguluyoruz kendimizi kimiz diye. Ya buna cevap veriyoruz başımızı dik tutup eğmeyerek, ya da rüzgarına kapılıp gidiyoruz.
İşte Mehmet Abi’nin hikayesini ve herkes için yeni yıldan dilediklerini okurken böyle hissettim. Canım acıdı. Hele ki onun için doğumgünü düzenleyenleri görünce neler hissettiğimin tarifi yok. Duygusallık değil bu. Dışarda bizden daha iyi yaşayan insanları görüp imrenirken, daha kötülerinin olduğunun da farkına varmak. Şükretmek ve elini taşın altına uzatmak.
Umarım mutlu olursun be Mehmet Abi her nerdeysen ve ne yapıyorsan. Güzel yürekli insan olmak asıl mesele. Kalp ile görmek ve yaşamak. Biz güzelleştikçe etrafımız da renklenecek. Çünkü başka yolu yok. Ne demişler; “Yol açık yola çık”. Başka şeyler için söylenmiş bu tabi ama her yere uyduruyorum ben şu sıralar :) Kendi önünüzü açın çünkü tek engel sizsiniz.

Mutlulukla.



"Dünya her gün, her gün, her gün güneş doğarken deri değiştiriyor, yepyeni terütaze oluyor. İnsan, her insan, eğer insansa, her gün, her gün tanyerleri ışırken yeniden doğuyor. Toprağa düşen her tohum, toprağı yaran her filiz yenidir. Gökyüzü her ışıyışında yeniden kuruluyor, dünya yeniden kuruluyor her tan atışında, tohum yepyeni uçuyor, su yepyeni akıyor, ışık yepyeni akıyor. İnsan yüreği yepyeni yepyeni atıyor. Çiçek sevgiye duruyor, yürek sevgiye duruyor, şırlayıp gelen ışık sevgiye duruyor. Ölüm yok, diyordu Dursun Dede… İnsana ölüm yok. İnsan muhabbete, insan sevgiye doğuyor. İnsan sevgiye doğmuyorsa insan olamazdı, o zaman ölürdü işte… İnsan insana doğuyor.”

İnce Memed-Yaşar KEMAL