2
Birleşme
Alarm kurmadığım bir gün olan
cumartesiyi okula ilk başladığım günden beri sevmişimdir. Haftanın incisi gibi
kendisi tatil sonrası tatil olan bu tek günde, havanın nasıl olduğuna aldırış
etmeden kendimi dışarı atmaya bakarım. Ancak uzun süredir bu denli
beklememiştim cumartesiyi. Bugün önemli bir gündü. 40’larına merdiven dayamış
adamların uzun bir müddet sonra bir araya gelip gece sohbetlerine dalacağı
uykusu gelse bile sohbetten kalkmayacağı hoş bir gün hoş bir gece olacaktı.
Şefika Abla’ya sadece öğle yemeği için eve geleceğimi, onun dışında bir de
akşam hazırlanmak için geleceğimi söyledim.
-Tamam oğlum istediğin bir
şey varsa söyle onu yapayım yemeğe.
-Yok abla canın ne istiyorsa
yap. Yerim ben fark etmez.
Bu kadına niyeyse en baştan
beri çok ısındım. Belki evde o varken küçük çocuk ben olduğum için böyle oldu.
Yalnız, geçmiş ömrü acı dolu bir kadın. Kocası ile genç yaşta evlenmiş daha 16’sında.
17’sinde hamile kaldığında herifin dayağından karnındaki bebeğini düşürmüş.
Baba evine kaçmaya karar verdiğinde babası “Kocanın evine git” diye geri
yollamış. Sonra da garibanın dayaktan beli doğrulmamış yıllarca. Gel zaman git
zaman sonra Şefika Abla kocasının dışında başka bir herifle görüşmeye başlamış.
Adını yanlış hatırlamıyorsam Mithat demişti. Kocası bu kadını zorla alıkoymuş
dışarı çıkmasından şüphelenince. Ama sonra kumar parası bulamayınca kadını
tekrar gündeliğe yollayıp yanında kendisi de gitmeye başlamış. Mithat ise o
zamanlar bir otelde güvenlik görevlisi. Şefika Abla’nın kocasıyla konuşmak için
yanlarına gitmiş. Adam konuşmalardan sonra çekmiş tetiği Mithat’ın kafasına. Ağır
ceza da vermiş buna müebbet hapis. O zamandan beri kadıncağız geçimini sağlamak
için gündeliğe gidiyor tek başına. Aslında kıyamıyorum da, evde olduğumda
beraber iş yapıyoruz yemek yapıyoruz. Çocuğu olmadığı için beni oğlu yerine koyuyor.
4.5 yıl bitti işte yan yana.
Başına bağladığı, bana zaman
zaman komik gelen tülbenti ile banyoya doğru giriyor. Ben ise koridorun
sonundaki odamın kapısını kapatıyorum. Kapıyı yağlamam gerektiğini hatırlıyorum
ve bunu bir sonraki güne erteliyorum. Elimi kirletemem şimdi. Eşofmanlarımı
giyiyorum. Anahtarı cebe atıp kapıyı açarken içeri sesleniyorum, “Abla ben
çıktım bir şey lazım olursa mesaj at. Hadi kolay gelsin.” Kapı kapanırken “Tamam
oğlum kolay gelsin.” diyor ve ben dışarıya çıkıyorum.
Sağlam bir kahvaltı vakti
diye düşünürken içimi tekrardan o heyecan kaplıyor. Onun şevki ile gaza
dokunuyorum. Eski zamanlar geliyor gözümün önüne ve bugün tarihin tekerrürden
ibaret olduğunu kanıtlamak için mükemmel bir gün. Hava da en sevdiğimden.
Yağmur öncesi “acaba kaç dakikaya başlayacak” hissiyatı olur ya. Öyle işte hava
da.
Yaklaşık yirmi dakikalık bir
gezintiden sonra soluğu havaalanı yolundaki bir kahvaltıcıda alıyorum. Fırsat
buldukça gelirim her Cumartesi buraya. Artık tanıyorlar beni. Kapıdan girerken
dükkan sahibi “Hoş geldin abi, hemen serpmeni yaptırıyorum” diye karşılıyor
beni. Ama bugün özel bir konuğum var. “Bekle bekle. Bir dostum gelecek o gelsin
öyle masa kurulur.” diyorum. “Tamam abim nasıl arzu edersen.” diye yanıtlıyor
beni elinden geldiğince vakur bir tavır takınarak. 6-7 dakika sonra bir Ford
gelip duruyor mekanın otoparkına. Yukarıdan bakıyorum otoparka ben de.Mekanın
bahçesi oldukça geniş bir görüş imkanı sunuyor Ankara manzarasına. Akan çeşme
de rüzgarla beraber sularını kıvılcım halinde üzerime doğru yolluyor.
Sakince eşyalarını topluyor
Ford’un içindeki insan ve arabanın kapısını açıyor. İnen ise bahsettiğim yakın
dostum Ender. “Ya arkadaş” diye hayret ediyorum içimden kendime bakıp, “bir
adam hiç mi değişmez?” diyorum önümdeki göbeğe bakıp. Hoş kendime haksızlık
yapıyordum aslında. 1 yıldır sıkı ve disiplinli bir şekilde spor yapıyordum ve
15 kilo kaybetmiştim. Ama yemekten asla vazgeçmemiştim.
Ender yukarı çıkmaya
başladığında yerime geçtim, oturdum. Bekleyen garsona elimle “dizelim”
gibilerinden bir işarette bulununca garson içeriye doğru hareketlendi. Bu
esnada kapıdan girişte güneş gözlükleriyle belirdi Ender. Elimi kaldırdım ona
da. Beni tespit ettiği gibi suratında birbirimizle her karşılaştığımızda
takındığımız gülmeye ramak kalan ciddiyeti takındı. Okul zamanı ile şimdiki
zamanı düşününce aramızda hiçbir fark olmadığını bu bozulmaya yakın ciddiyeti
görünce anladım. Masaya beş adım kala o saçma sırıtışlar artık ikimizin de
yüzüne hakim olmuştu.
-Vay, kardeşim. Çok ciks
yerlerdesin bakıyorum.
-Tabi oğlum sen ne zaman
benim kötü yerde takıldığımı gördün.
Sarılmalar birbirimizin
yüzünü görmeden konuşmamıza eşlik ediyordu.
-E n'aber nasıl gidiyor hayat?
Toparlayabildin mi yeni düzeni?
-Ya toparladık sayılır
bakalım hele bir üretime geçelim de onun üstüne daha iyi olacak her şey.
Şimdilik bi aksilik yok. Senden ne haber?
Sıradanlıkla Ender'e cevap vermeye çalışıyorum.
Sıradanlıkla Ender'e cevap vermeye çalışıyorum.
-Aynı ya bir değişiklik yok işte
en son telefonda konuştuğumuzdan. Hızla değişen sizsiniz lan ben yerimdeyim.
-Ya bırak dışarı çıkıp bir
şey yaptığın yok çağırıyoruz gelmiyorsun.
-Yok be oğlum evde takılmak
rahat oluyor. Bu akşam nasıl yapıldığını gösteririm size.
Konuşmaya eşlik eden
gülüşmeler devam ederken Ender cebinden kamyoncu model Camel sigarasını
çıkartıyor. Sanki laf atma dürtüsü bir tarafımdan zorluyor beni.
“Lan hala mı o Camel be? Al
al Malbuş iç. İş sahibi oldun ama bi Malbuş’a geçemedin.”
“Ooo Malbuş alırım bir dal,”
diyor. “Zaten son sigaramdı çıkınca yenisini alacağım.”
Kahvaltılıklar yerini alıyor
çaylarla beraber. Sohbet esnasında konudan konuya atlıyoruz. Her defasında
yaptığımız düşük dönemler hakkındaki “o leş ya bir bok olmaz ondan” ve “o çocuk
tam bir mal” muhabbetleri yine ortalığı kasıp kavuran derecede hala. Taze
simitler geldiğinde konuştuğumuz konu ise Gencer’in son hali.
-Fena durumda o ya.
Organizeye müdür olmaya çalışıyor terfi bekliyor. Bugün aradım normalde o da
gelecekti. Ama “kafa kaşımaya vaktim yok abi iş var” dedi. Ben de kafana
sıçayım dedim kapattım.
Yüzümün şeklini hiç
bozmuyorum. Çünkü işin ne olduğunu biliyorum.
-Memleketin pisliği biter mi
oğlum? Aslında bir yandan özeniyorum da lan. Adam sürekli aksiyon içine
girebilecek potansiyelde, işleri hiç bitmiyor. Ne bileyim fantastik kuntastik
sevimli şeyler gibi geliyor.
Yanıt ise beklediğim gibi…
-Ya yok lan ne işim olacak
milletin pisliğiyle. Ben halimden memnunum herkes de memnunsa sorun yok.
-Lan bir gün gidelim alsın
soksun bizi bir mahale bu herif, işi ne valla merak ediyorum.
-Aslında olabilir ben de
merak etmiyor değilim.
Merak işte. Herkes merak
eder. Herkesin ortak zaafıdır bu merak. Bazen görmememiz gereken şeyleri
gösterir bazen de merak edeni merak ederiz merak edilenden ötürü. Çünkü avcının merakı bazen kendini
av yapar.