5
İşbaşı
Pazar
gününü geride bırakmış ve haftabaşı sendromunu yaşamak için
yataktan doğrulmuş halde, bir karşımdaki dolap aynasına bir de
yerdeki halının desenlerine bakarken buldum kendimi. Halının
desenleri uykumun az olduğu her gecenin sabahında ilk uyandığım
zaman ilgimi çekerlerdi. Böyle olmuştu çocukluğumdan beri. Dört
beş dakika böyle durduktan sonra kafamda bir flaş patladı. Bugün
eserimle buluşma günümdü. Bir anda uykum dağıldı. Çıplak
ayakla odadaki banyoya girip hızlı bir duş aldım. Hava soğuk
olmasına rağmen bedenim, yüzüm, avuç içlerim ateşle harlanıyor
gibiydi. Hızlı bir hazırlanma evresinden sonra evimden çıkarken
Gencer'i aradım. İki çalmadan sonra telefon açıldı. Bir kadın
açtı.
-Alo,
Yiğit, günaydın.
Çok
geçmeden Birsel'in sesini aldım. Afyonum tam patlamamıştı. Bunu
belli etmeden aynı sıcaklıkla karşılık vermeyi denedim.
-Günaydın
Birsel. Gencer oralarda mı?
-Burada
burada çıkacak hazırlanıyordu. Hayırdır bir sıkıntı mı var?
-Yok
ya bugün geziye çıkaracaktı beni sizin oralarda da.
-Allah
Allah, nereden çıktı ki şimdi?
Küçük
bir gülme sesi ile konuşmasını sonlandırdı. Söz Gencer'deydi.
-Ne
var lan sabah sabah?
-Sana
da günaydın, ne zaman beni geziye götürüyorsun? Çok
heyecanlıyım. Lünepark diyen sümüklü bir çocuk gibi atıyor
kalbim.
-Ya
Yiğit sabah sabah yapma bari şunları. Öğleden sonra gidelim.
Sabah büroda olacağım ben. Hala organize diye bana kilitliyorlar.
Hepiniz bana kilitleyin ağzına sıçayım zaten.
-Lan
git memurlarına artistlen kesin sizin büroda şişko bir memur
vardır sabah ona çat. Saat birde emniyetteyim öğlen. Haberin
olsun.
-İyi
gel amına koyum gel. Derdine sıçayım senin de sen de gel. Emniyet
emniyet değil mevlana dergahına döndü zaten.
-Ben
de seni seviyorum. Hadi Birsel ablaya da selam söyle.
Çat.
Surata kapattım telefonu. Bu adamı geçmişten beri bu tip küçük
şeylerde sinir etmeyi seviyordum. Çok ciddiye alıyordu bazı
şeyleri hala ama bundan en çok Ender faydalanıyordu. Öğleden
sonraki eğlenceye mental olarak da eleştirel olarak da hazırdım.
Zaman sanki akmıyordu ve akması için heyecanımı azaltmaya karar
verdim. Çalıştığım binanın kapısında etrafa göz gezdirirken
bir sigara ateşledim.
Kafada
at gözlüğü gibi güneş gözlükleri takmaktan asla vazgeçmeyen,
solgun sarının kafalarında her daim hakim olduğu sözde iş
kadınları yine topuklarını beton zemine vurarak
benim ses algımı dağıtıyordu. Çoğunu tanımıyordum ama onlar
önümden geçerken iç sesimle eleştirip yerden yere vuruyordum.
Anlamsız bir zevk alıyordum. Ofise çıkıp bilgisayarda haberlere
bakmak istedim. Çok geçmeden önüme bir haber çıktı. Başlıkta
öldürülen doktorun bir mafya cinayetine kurban gittiği
anlatılıyordu. İçeriğine bakmadım. Bakma ihtiyacı duymadım.
Çünkü yazanı da yöneteni de bendim. Sakince öğleni beklemeye
başladım.
Saat
12:45'te emniyet genel merkezindeydim. Gencer kapıdan çıktı.
Koşar adımlarla yaklaştı.
"Hadi
gel. Birsel'i aradım söyledim. Bizi bekliyor. Niye diye sorarsa
kendin açıklarsın. Sabah birşey sormadı bana ama sana
soracaktır."
"Sorun
değil lan amacım sadece biraz değişik şeyler görüp merakımı
gidermek."
"Yiğit
adamın başına dert olan iki şey vardır. Merak ve..."
"Gencer
Komiserim!"
Sert
bir ses adeta Gencer'in ağzından çıkacak şeyi ağzına tıktı.
Duyduğum en tok en sert ve en otoriter kadın sesiydi annemden
sonra. Gencer de bunu hissetti ki solundan gelen sese hızlı bir
refleksle kulak verdi.
Kadın,
tokayla sertçe tutturulmuş at kuyruğu sallana sallana yanımıza
geldi. Topukları zemini deliyordu topuklu ayakkabı giymemesine
rağmen. İçimden bir ses uzak durmam gerektiğini söyledi.
Gencer'in ise böyle bir şansı yoktu.
"Buyrun
komiserim."
"Komiserim
Cuma gecesi işlenen cinayet hakkında bazı bulgular var. Müsait
olduğunuzda mümkünse ofisimde konuşabilir miyiz? Ya da sizin
ofisinizde?"
"Tabi
ki olur. İki üç saate ben gelirim sizin şubeye."
Gencer
adeta itaat etmişti. Ama içindeki posta koyma arzusunu ben bile
uzaktan hissedebiliyordum. Kadın fazla uzatmadı konuşmayı.
"Bekliyorum." dedi ve arkasını dönüp gitti. Hem söz
hem de fiziksel olarak otoriter duruyordu. Önüne çıkacak herşeyi
parçalayacak gibi yüzü hiç gülmeden bana belli belirsiz bir
bakışından sonra uzak durduğum için bir kez daha rahatlamıştım.
"Vay
vay vay emir demiri kesermiş. Postan hayırlı olsun kim bu abla?"
Standart klasik yiğitin yapay piç konuşması idi bu.
"Cinayet
Büro Amiri kevaşe. Emrinde çalışmak istemezdim. Feminist midir
nedir erkek memurlar bundan şikayetçi bile olamayacak kadar
korkuyorlar. Merkez görevi bana atadı ama bu da araştırma filan
yapıyor. Meraklı Melahat biraz ama çok da etrafına renk vermez."
"Şimdi
senin böyle konuştuğunu duysa? Kopartır heralde."
"Kopartmakla
kalmaz ağzıma sokar öyle dolaştırır."
Yirmibeş
otuz dakika sonra Keçiören'de Adli Tıp Kurumu'nun önündeydik.
Gencer bu esnada Birsel'i aradı.
"Alo
canım biz binanın önündeyiz nereden bizi alırsın?"
Kısa
bir sürenin ardından, "tamam park edip geliyoruz insene sen
de." dedi Gencer. Çok sürmeden park edip Birsel'le buluştuk.
Önlüğü ile karşıladı bizi. Laf aramaya da koyuldu gecikmeden.
"Hayırdır
Yiğit sen niye böyle şeylere merak saldın canın mı sıkıldı?
"Valla
sıkıldı. Ya merak ediyordum zaten böyle şeyleri. E insanın
arkadaşı da polis olunca yengesi de adli tıpçı olunca aklıma
geldi fırsat bu fırsat dedim."
Birsel
samimiyet görünce biraz yumuşar gibi oldu. "Ya normalde
emniyet dışında ve tanı dışında açmamız yasak ama sana bir
istisna yapabiliriz madem merak ettin. Yalnız belirteyim içeriye
sadece artı onsekizler girebiliyor."
Gencer'in
niyeyse gereğinden fazla gülmesi Birsel'de olumlu etki bıraksa da
bende sadece küçük bir hahaha
etkisi
bıraktı. Bu esnada koridorları geride bırakıp hızlıca
yürüyorduk. Camlı bölmeler bir amerikan dizisinden fırlamış
gibi görünüyordu. Asansöre bindik. Birsel bir Gencer'e bir de
bana bakıyordu ne olduğunu anlamaya çalışırmış gibi. Tehlike
sezmediğini muziplik yapmaya başladığında anladım.
"Hazır
mısın? Bak tekrar uyarıyorum artı onsekiz."
"Hazırım
hazırım. Hadi bana biraz ceset gösterin." Belki abartı
kaçmış olabileceğini düşündüğüm bu cümle Gencer'in
dikkatinden kaçmadı.
"Hasta
bu herif vallahi canı sıkılıyor bak dedim bunu everelim diye
dinlemedi kimse beni. Hayır eskisi gibi değilim sakalım da var."
Büyük
bir heyecanla soğukça bir odanın içine geldik. Birsel
eldivenlerimizi verdi. Cerrahmışçasına geçirdi kendininkini.
Saçlarını arkadan toplarken o, Gencer'le ben içeriye ilk
adımımızı attık. Birden çok soğuk dolap bir arada duruyordu.
Hepsi ceset dolu hepsi ayrı bir tiyatro ayrı bir oyun. Ama ben bir
akbaba değildim ben sadece avımı görmeye gelmiştim ve sunumum
için eleştiriler almaya.
Birsel
önümüzden yürüdü. Cebinden bir anahtar çıkardı ve kilidin
sesi duyuldu. Ciddi anlamda ses çıkartan bir şangırtıyla dolap
kapağı önümüze doğru açıldı. Yüzü kapatılmış ceset
önümdeydi. Üç gece önce önümde kanlı canlı nefes alan adamın
son hali benim yaptığım resitalle sunulmuştu bu ekibe. Birsel
örtüyü kaldırmak için hamle yaptığında elini tuttum.
"Ben
açabilir miyim?" Şaşırdı Birsel. "Tabi." dedi
sadece.
Amacım
ne şovdu ne de bir dikkat çekme.. Ben sadece kendi tiyatromun
perdelerini kendim açmak istedim. Örtüyü tek elimle yavaşça
kaldırdım. Odadaki ürpertici soğuk benim cehennemimin ateşinin
harı idi sadece. Öylece yatıyordu orada kıvırcık saçları ve
aplak suratıyla cansız beden. Mor ve beyaz karışımı ölü bir
surat idi karşımda. Örtüyü kaldırınca sevimli dostlarımın
izleri gün yüzüne çıktı. Temizlenmiş ve görsele uygundular.
Kafamı Birsel'e çevirdim cesedin kafasında dolaşırken.
"Dokunmamda
bir sakınca var mı?"
"Tüm
araştırmalar tamamlandı ama yine de cesedin bütünlüğünü
bozucu hareket yapma."
"Anlaştık.
Sadece yüzünü incelemek istiyorum biraz. Adı nedir?"
"Kaan
Cankanat."
"Başka
bilgisi var mı?"
Gencer
araya girdi. "Neyi merak ediyorsun?"
"Necidir
ne iş yapar bildiğin hikayesi işte ya."
"Adam
doktor. İşinde de iyi bir doktor. Daha doğrusu bir genel cerrah."
Dalga
geçme sırası bendeydi diye düşündüm kimse dalga geçmemesine
rağmen. "Kendisinin daha iyi cerrah olduğunu düşünen birisi
heralde bunu kanıtlamış." İstemli ve bilinçli sırıttım
bu kez. Birsel devam etti.
"Öyleyse
de temiz çalışmış. İki kurşun sadece. Pek cerrahiye denemez
buna ama belki de öyle görebiliriz." Sonrasında ben devam
ettim.
"E
ne düşünüyorsunuz. Adam resmen elinize teslim eder gibi cinayet
işlemiş. Balistikte filan birşey çıkmadı mı?"
"Çıktı
ama yetersiz. İki kurşun iki tane aynı tip tabancaya ait.
Susturucu takmış. Ne ses ne soluk. Yara izlerine bakılırsa
vermeye çalıştığı mesaj var. Rastgele sıkılmış mermiler
değil." Sertçe ağzını açtı Birsel bunun üstüne. İşte
orada duruyordu ve bu Kaan'ın leşi çürüyene kadar da duracaktı.
Ne kadar mükemmel ve kalıcı bir eser bıraktım diye geçirdim
içinden. Birsel devam etti. "Cinayetleri sevmem Yiğit hem de
hiç sevmem ama her kimse kendini oldukça iyi gizlemiş birisi. Bize
pek iş düşmedi. Artık iş emniyetin. Bu yüzden dün gece başladı
biraz uykusuzluk. Döndüm Gencer'e.
"Üzmesene
lan kızı." Gencer bana çok böyle anlamlı bakmazdı ama
bakışlarından susmam gerektiğini anladım. Son bir kez cesedin
yüzüne elimi götürdüm. Gözlerini açtım. Göz bebekleri bana
bakana kadar zorladım. "Dikkat et" uyarısı gecikmedi.
Ama göz göze geldik cesetle. Tüm iğrençliğimi takınarak
sırıttım yüzüne. Tüm dişlerimi gösterdim. Bakışları
hissediyordum etrafımda. Dikkatli gözler beni tanımlamaya
çalışıyordu. Kafamı yukarı kaldırdım. "Bir saniye"
diyerek küçük bir zaman iznini de kopardım onlardan. Yukarıdan
beni izliyorsa cesedinin altımda kıvrandığını görmeliydi o
lanet herif. Bu eski hikayeyi sonsuza dek kapatmanın vakti gelmişti.
Gözlerini serbest bıraktım. Kulak arkasını inceliyormuş gibi
eğildim yanına. Hareketlerim tamamen normal görünmek zorundaydı
etrafımdaki seyircilere. Hiç hissettirmeden dışarıya, perde
kapanmadan önce kulağına son fısıldayışımdı bunlar.
Kaan
Cankanat... Seni gerizekalı... Şimdi söyle hangimiz av hangimiz
avcı? Hangimiz ölü ve hangimiz kalıcı...
Yapay
bir ifadesiz yüzle, sıra adli tıbbı terk etmeye gelmişti. İşin
en basit kısmı. Çok da sürmedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder