17 Ocak 2016 Pazar

Gölge-5



5
İşbaşı

       Pazar gününü geride bırakmış ve haftabaşı sendromunu yaşamak için yataktan doğrulmuş halde, bir karşımdaki dolap aynasına bir de yerdeki halının desenlerine bakarken buldum kendimi. Halının desenleri uykumun az olduğu her gecenin sabahında ilk uyandığım zaman ilgimi çekerlerdi. Böyle olmuştu çocukluğumdan beri. Dört beş dakika böyle durduktan sonra kafamda bir flaş patladı. Bugün eserimle buluşma günümdü. Bir anda uykum dağıldı. Çıplak ayakla odadaki banyoya girip hızlı bir duş aldım. Hava soğuk olmasına rağmen bedenim, yüzüm, avuç içlerim ateşle harlanıyor gibiydi. Hızlı bir hazırlanma evresinden sonra evimden çıkarken Gencer'i aradım. İki çalmadan sonra telefon açıldı. Bir kadın açtı.

       -Alo, Yiğit, günaydın.

       Çok geçmeden Birsel'in sesini aldım. Afyonum tam patlamamıştı. Bunu belli etmeden aynı sıcaklıkla karşılık vermeyi denedim.

       -Günaydın Birsel. Gencer oralarda mı?
       -Burada burada çıkacak hazırlanıyordu. Hayırdır bir sıkıntı mı var?
       -Yok ya bugün geziye çıkaracaktı beni sizin oralarda da.
      -Allah Allah, nereden çıktı ki şimdi?
      Küçük bir gülme sesi ile konuşmasını sonlandırdı. Söz Gencer'deydi.
      -Ne var lan sabah sabah?
      -Sana da günaydın, ne zaman beni geziye götürüyorsun? Çok heyecanlıyım. Lünepark diyen sümüklü bir çocuk gibi atıyor kalbim.
       -Ya Yiğit sabah sabah yapma bari şunları. Öğleden sonra gidelim. Sabah büroda olacağım ben. Hala organize diye bana kilitliyorlar. Hepiniz bana kilitleyin ağzına sıçayım zaten.
       -Lan git memurlarına artistlen kesin sizin büroda şişko bir memur vardır sabah ona çat. Saat birde emniyetteyim öğlen. Haberin olsun.
       -İyi gel amına koyum gel. Derdine sıçayım senin de sen de gel. Emniyet emniyet değil mevlana dergahına döndü zaten.
       -Ben de seni seviyorum. Hadi Birsel ablaya da selam söyle.

      Çat. Surata kapattım telefonu. Bu adamı geçmişten beri bu tip küçük şeylerde sinir etmeyi seviyordum. Çok ciddiye alıyordu bazı şeyleri hala ama bundan en çok Ender faydalanıyordu. Öğleden sonraki eğlenceye mental olarak da eleştirel olarak da hazırdım. Zaman sanki akmıyordu ve akması için heyecanımı azaltmaya karar verdim. Çalıştığım binanın kapısında etrafa göz gezdirirken bir sigara ateşledim.


       Kafada at gözlüğü gibi güneş gözlükleri takmaktan asla vazgeçmeyen, solgun sarının kafalarında her daim hakim olduğu sözde iş kadınları yine topuklarını beton zemine vurarak benim ses algımı dağıtıyordu. Çoğunu tanımıyordum ama onlar önümden geçerken iç sesimle eleştirip yerden yere vuruyordum. Anlamsız bir zevk alıyordum. Ofise çıkıp bilgisayarda haberlere bakmak istedim. Çok geçmeden önüme bir haber çıktı. Başlıkta öldürülen doktorun bir mafya cinayetine kurban gittiği anlatılıyordu. İçeriğine bakmadım. Bakma ihtiyacı duymadım. Çünkü yazanı da yöneteni de bendim. Sakince öğleni beklemeye başladım.
       Saat 12:45'te emniyet genel merkezindeydim. Gencer kapıdan çıktı. Koşar adımlarla yaklaştı.
       "Hadi gel. Birsel'i aradım söyledim. Bizi bekliyor. Niye diye sorarsa kendin açıklarsın. Sabah birşey sormadı bana ama sana soracaktır."
       "Sorun değil lan amacım sadece biraz değişik şeyler görüp merakımı gidermek."
       "Yiğit adamın başına dert olan iki şey vardır. Merak ve..."
       "Gencer Komiserim!"
       Sert bir ses adeta Gencer'in ağzından çıkacak şeyi ağzına tıktı. Duyduğum en tok en sert ve en otoriter kadın sesiydi annemden sonra. Gencer de bunu hissetti ki solundan gelen sese hızlı bir refleksle kulak verdi.
       Kadın, tokayla sertçe tutturulmuş at kuyruğu sallana sallana yanımıza geldi. Topukları zemini deliyordu topuklu ayakkabı giymemesine rağmen. İçimden bir ses uzak durmam gerektiğini söyledi. Gencer'in ise böyle bir şansı yoktu.
       "Buyrun komiserim."
       "Komiserim Cuma gecesi işlenen cinayet hakkında bazı bulgular var. Müsait olduğunuzda mümkünse ofisimde konuşabilir miyiz? Ya da sizin ofisinizde?"
       "Tabi ki olur. İki üç saate ben gelirim sizin şubeye."
       Gencer adeta itaat etmişti. Ama içindeki posta koyma arzusunu ben bile uzaktan hissedebiliyordum. Kadın fazla uzatmadı konuşmayı. "Bekliyorum." dedi ve arkasını dönüp gitti. Hem söz hem de fiziksel olarak otoriter duruyordu. Önüne çıkacak herşeyi parçalayacak gibi yüzü hiç gülmeden bana belli belirsiz bir bakışından sonra uzak durduğum için bir kez daha rahatlamıştım.

       "Vay vay vay emir demiri kesermiş. Postan hayırlı olsun kim bu abla?" Standart klasik yiğitin yapay piç konuşması idi bu.
       "Cinayet Büro Amiri kevaşe. Emrinde çalışmak istemezdim. Feminist midir nedir erkek memurlar bundan şikayetçi bile olamayacak kadar korkuyorlar. Merkez görevi bana atadı ama bu da araştırma filan yapıyor. Meraklı Melahat biraz ama çok da etrafına renk vermez."
       "Şimdi senin böyle konuştuğunu duysa? Kopartır heralde."
       "Kopartmakla kalmaz ağzıma sokar öyle dolaştırır."

       Yirmibeş otuz dakika sonra Keçiören'de Adli Tıp Kurumu'nun önündeydik. Gencer bu esnada Birsel'i aradı.

       "Alo canım biz binanın önündeyiz nereden bizi alırsın?"
       Kısa bir sürenin ardından, "tamam park edip geliyoruz insene sen de." dedi Gencer.            Çok sürmeden park edip Birsel'le buluştuk. Önlüğü ile karşıladı bizi. Laf aramaya da koyuldu gecikmeden.

       "Hayırdır Yiğit sen niye böyle şeylere merak saldın canın mı sıkıldı?
       "Valla sıkıldı. Ya merak ediyordum zaten böyle şeyleri. E insanın arkadaşı da polis olunca yengesi de adli tıpçı olunca aklıma geldi fırsat bu fırsat dedim."
       Birsel samimiyet görünce biraz yumuşar gibi oldu. "Ya normalde emniyet dışında ve tanı dışında açmamız yasak ama sana bir istisna yapabiliriz madem merak ettin. Yalnız belirteyim içeriye sadece artı onsekizler girebiliyor."
       Gencer'in niyeyse gereğinden fazla gülmesi Birsel'de olumlu etki bıraksa da bende sadece küçük bir hahaha etkisi bıraktı. Bu esnada koridorları geride bırakıp hızlıca yürüyorduk. Camlı bölmeler bir amerikan dizisinden fırlamış gibi görünüyordu. Asansöre bindik. Birsel bir Gencer'e bir de bana bakıyordu ne olduğunu anlamaya çalışırmış gibi. Tehlike sezmediğini muziplik yapmaya başladığında anladım.
       "Hazır mısın? Bak tekrar uyarıyorum artı onsekiz."
       "Hazırım hazırım. Hadi bana biraz ceset gösterin." Belki abartı kaçmış olabileceğini düşündüğüm bu cümle Gencer'in dikkatinden kaçmadı.
       "Hasta bu herif vallahi canı sıkılıyor bak dedim bunu everelim diye dinlemedi kimse beni. Hayır eskisi gibi değilim sakalım da var."
       Büyük bir heyecanla soğukça bir odanın içine geldik. Birsel eldivenlerimizi verdi. Cerrahmışçasına geçirdi kendininkini. Saçlarını arkadan toplarken o, Gencer'le ben içeriye ilk adımımızı attık. Birden çok soğuk dolap bir arada duruyordu. Hepsi ceset dolu hepsi ayrı bir tiyatro ayrı bir oyun. Ama ben bir akbaba değildim ben sadece avımı görmeye gelmiştim ve sunumum için eleştiriler almaya.
       Birsel önümüzden yürüdü. Cebinden bir anahtar çıkardı ve kilidin sesi duyuldu. Ciddi anlamda ses çıkartan bir şangırtıyla dolap kapağı önümüze doğru açıldı. Yüzü kapatılmış ceset önümdeydi. Üç gece önce önümde kanlı canlı nefes alan adamın son hali benim yaptığım resitalle sunulmuştu bu ekibe. Birsel örtüyü kaldırmak için hamle yaptığında elini tuttum.
       "Ben açabilir miyim?" Şaşırdı Birsel. "Tabi." dedi sadece.
       Amacım ne şovdu ne de bir dikkat çekme.. Ben sadece kendi tiyatromun perdelerini kendim açmak istedim. Örtüyü tek elimle yavaşça kaldırdım. Odadaki ürpertici soğuk benim cehennemimin ateşinin harı idi sadece. Öylece yatıyordu orada kıvırcık saçları ve aplak suratıyla cansız beden. Mor ve beyaz karışımı ölü bir surat idi karşımda. Örtüyü kaldırınca sevimli dostlarımın izleri gün yüzüne çıktı. Temizlenmiş ve görsele uygundular. Kafamı Birsel'e çevirdim cesedin kafasında dolaşırken.
       "Dokunmamda bir sakınca var mı?"
       "Tüm araştırmalar tamamlandı ama yine de cesedin bütünlüğünü bozucu hareket yapma."
       "Anlaştık. Sadece yüzünü incelemek istiyorum biraz. Adı nedir?"
       "Kaan Cankanat."
       "Başka bilgisi var mı?"
       Gencer araya girdi. "Neyi merak ediyorsun?"
       "Necidir ne iş yapar bildiğin hikayesi işte ya."
       "Adam doktor. İşinde de iyi bir doktor. Daha doğrusu bir genel cerrah."
       Dalga geçme sırası bendeydi diye düşündüm kimse dalga geçmemesine rağmen. "Kendisinin daha iyi cerrah olduğunu düşünen birisi heralde bunu kanıtlamış." İstemli ve bilinçli sırıttım bu kez. Birsel devam etti.
       "Öyleyse de temiz çalışmış. İki kurşun sadece. Pek cerrahiye denemez buna ama belki de öyle görebiliriz." Sonrasında ben devam ettim.
       "E ne düşünüyorsunuz. Adam resmen elinize teslim eder gibi cinayet işlemiş. Balistikte filan birşey çıkmadı mı?"
       "Çıktı ama yetersiz. İki kurşun iki tane aynı tip tabancaya ait. Susturucu takmış. Ne ses ne soluk. Yara izlerine bakılırsa vermeye çalıştığı mesaj var. Rastgele sıkılmış mermiler değil." Sertçe ağzını açtı Birsel bunun üstüne. İşte orada duruyordu ve bu Kaan'ın leşi çürüyene kadar da duracaktı. Ne kadar mükemmel ve kalıcı bir eser bıraktım diye geçirdim içinden. Birsel devam etti. "Cinayetleri sevmem Yiğit hem de hiç sevmem ama her kimse kendini oldukça iyi gizlemiş birisi. Bize pek iş düşmedi. Artık iş emniyetin. Bu yüzden dün gece başladı biraz uykusuzluk. Döndüm Gencer'e.
       "Üzmesene lan kızı." Gencer bana çok böyle anlamlı bakmazdı ama bakışlarından susmam gerektiğini anladım. Son bir kez cesedin yüzüne elimi götürdüm. Gözlerini açtım. Göz bebekleri bana bakana kadar zorladım. "Dikkat et" uyarısı gecikmedi. Ama göz göze geldik cesetle. Tüm iğrençliğimi takınarak sırıttım yüzüne. Tüm dişlerimi gösterdim. Bakışları hissediyordum etrafımda. Dikkatli gözler beni tanımlamaya çalışıyordu. Kafamı yukarı kaldırdım. "Bir saniye" diyerek küçük bir zaman iznini de kopardım onlardan. Yukarıdan beni izliyorsa cesedinin altımda kıvrandığını görmeliydi o lanet herif. Bu eski hikayeyi sonsuza dek kapatmanın vakti gelmişti. Gözlerini serbest bıraktım. Kulak arkasını inceliyormuş gibi eğildim yanına. Hareketlerim tamamen normal görünmek zorundaydı etrafımdaki seyircilere. Hiç hissettirmeden dışarıya, perde kapanmadan önce kulağına son fısıldayışımdı bunlar.
       Kaan Cankanat... Seni gerizekalı... Şimdi söyle hangimiz av hangimiz avcı? Hangimiz ölü ve hangimiz kalıcı...


       Yapay bir ifadesiz yüzle, sıra adli tıbbı terk etmeye gelmişti. İşin en basit kısmı. Çok da sürmedi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder