6 Mart 2016 Pazar

Gölge-7



7
Uyanış
        İki gün sonra bir cuma günü öğlen vakti telefon çaldı. Arayan Aydeniz idi. İçimde bir kıpırtı hissettim yine istemsizce. Telefonu açtım.
       "Efendim kiminle görüşüyorum?"
       "Yani kızım seninle geçiciyim demenin başka yolu mu bu?"
       "Yok ya konuşmaya renkli başlama çabaları diyelim."
       "Hıı, anladım. Senden ses çıkmayınca ben arayım dedim."
       Bir utanç duygusu bedenimi kaplamıştı. Sonra gerçekten arayanın uzundur ben olmadığımı anladım. Hemen bir bahane bulma çabasına girip konuşmayı devam ettirdim.
       "Ya haklısın, ama inan yeni işleri kovalamaktan kafamı normal yaşantıma veremedim. Nasıl kendimi affettirebilirim?"
       "O zaman işte sana fırsat. Bu akşam ablam şehir dışına seminere çıkacak. E ben de pek yalnız kalmak istemiyorum."
       Bu davet için beklentide olduğumu sanmıyordum ama konuşmanın nereye gideceği beni şimdiden sabırsızlığa iteklemişti. Böyle hissederken Aydeniz konuşmasını devam ettirdi.
       "Akşam beni bir yemeğe çıkartırsın artık."
       "Bir saniye. Senin bence telafi etmen gerekirdi son gidişinden önce," diyerek üstünlüğü ele geçirdim bir anda.
       "Aa, doğru unuttum ben onu. Haklısın ya. O zaman aynı yerde saat yedide buluşalım mı? Yemek filan yeriz."
       Tabi ki bu teklifi geri çevirmeyecektim.
       "Zaman çok değişti be," dedim. "Artık kızlar teklif etmeye başlamış. Eh hadi kabul edeyim bari çok yokuşa sürmeden." Aydeniz telefonda minik bir kahkahadan sonra "Değerlendir bunları bak başkası olsa yapmam," dedi.
       "Kendimi de özel hissettim artık mutlu mutlu çalışabilirim," diyerek beklediği bir karşılığı verdim belki de."
       O gün saatin ilerlemeyesi tuttu. Saniyeler saniyeliğinden vazgeçti farklı role büründü. Ama sonunda o vakit gelirken aracımı yine B&C'ye sürdüm. Bu defa ben önce gittim. Ben vardıktan yirmi dakika sonra yani saat tam yedide geldi Aydeniz. Bu defa daha bakımlı daha derli toplu gelmişti. Üstünde ağır olmayan ama sade de denilemeyecek bir makyaj vardı. Saçlarını düzgünce topuz yapılmıştı ve etrafı arayan gözlerle içeriye girdi. Beni gördü. Ayağa kalktım ve geldiğinde küçük bir yanak yanağa temastan sonra sandalyesine oturttum onu. Çantasını yanına koydu ve sohbete giriştik. Ufak bir "Nasılsın?" ve "İşler nasıl?" muhabbetinden sonra Aydeniz'e geçen defa ayrılış sebebini sordum. O da bana Kaan'ı nasıl bulduğunu anlattı. Kaan'ı diyorum çünkü biliyordum Kaan'ın cesedine gittiğini. Ürkütmüştü Kaan onu. İster istemez de gülümsetti bu durum beni. Mesleğindeki toy gazeteci kızımız bu durumdan etkilenmişti. "Korkunç" ve "temiz" sıfatlarından sonra sıra yemekleri söylemeye geldi. Tercihini tereyağlı et çeşidi yemekten yapan Aydeniz'e ben de peynirli bir tavuk yemeğiyle eşlik ettim. Sohbet sonrasında eski koyuluğunda olmadı. Belli ki çekinceler paylaşıyorduk ama bir yandan da bu çekincelerin sadece kendime has olması gerektiğini düşünüyordum. Çünkü lise dönemimizden kalma "Merve'lere gidiyoruz," klişesi bu kez bana karşı "Ablam seminere gidiyor," olarak değiştirilmiş idi. Ne yapmam gerektiğini bilememekte hakkım vardı. Ama bunu Aydeniz umursamadan susuyordu. Bakıyordu. Bazen bakışlarını yakaladığımda saçma sapan bir sohbet açıyordum. Sonunda aklıma ablasını sormak geldi.
       "Ablan ne işle uğraşır ne yapar? Ailenden hiç bahsetmedin. Eğer özel değilse dinlemek isterim."
       Bu soru karşısında Aydeniz masada doğrulmuştu. İyice yaklaştı masanın üzerine eğilerek. "Sana bir sır vereyim mi?"
       "Ver." Sesim meraklanmıştı.
       "Benim ablam var ya. Bir dedektif."
       "Nasıl yani?"
       "Sherlock Holmes, Hercule Poirot. Bunlar gibi. Dedektif."
       İster istemez kıllandım. Benim gibi bir adamın bir dedektifin kardeşi hem de gazeteci bir kardeşiyle bu tip konularda beraber olması sıkıntı yaratabilirdi. Bu düşüncemi sanki okumuş gibi davrandı Aydeniz. Devam etti konuşmaya ve cilveli bir şekilde, "Ne oldu korktun mu?" dedi.
       "Yoo, korkmadım niye korkayım ki?
       "Korkma zaten. Dedektif dediysek de biraz abartmış olabilirim. Kendi halinde bir araştırmacı aslında böyle ilginç senaryoları kovalar filan."
       "Gazeteci mi?"
       "Hayır. Ama hukuksal üstünlüğü biraz daha ekstraları olan bir meslek gazeteciliğe göre."
       "Polis mi o zaman?"
       "Değil. Dedektif. Kötü adamları takip ediyor filan."
       "Dalga geçmesen. Ciddi soruyorum." Sesimde şakayla karışık ciddiyeti farketti ve dalgacı bir tavır sergiledi.
       "Peki ciddileşiyorum. Öhöm... Benim ablam aslında..."
       "Yemekleriniz geldi efendim!"
       Garson mükemmel bir yerde bölmüştü. İstese bu kadar güzel bölemez. İşin ilginç tarafı Aydeniz yemeğin gelmesiyle beni unutmuş ve yemeğe gömülmüştü. Sonrasında ise bu kadar iştahlı yiyen bir kadının yemek yemesini bölmek bana pek akıl karı gelmedi. Ben de yemeğime başladım ve konu orada kapandı. Muhtemelen bu kızı arkadaşlarım görse derdi ki , "aynı senin kız versiyonun, senin gibi yemek yiyor, hiç etrafına bakmıyor ve yemek yerken başka şeye dikkat etmiyor." Haklı da olurlardı. Yemek yerken hiç bana dikkat etmedi. Hiç hem de. Yemekler bitti. Hesap ödendi. İş kilit noktaya geldi. Buradan sonra ne yapılacaktı. Daha doğrusu ben bunu nasıl soracaktım. Sanırım Aydeniz'e de aynı çekince yerleşmiş olmalı ki ona da bir sessizlik çöktü. Sonra cesaretimi topladım. O zor soruyu sordum.
       "Şimdi plan program ne?"
       "Ya açıkçası ben şöyle hayal ettim. Yarın haftasonu iki üç bira alırız kendimiz için. İşte cips filan. Sende güzel filmler vardır diye tahmin ediyorum. Sana gideriz. Ama sarkıntılık yapmaya kalkışırsan valla oyarım."
       Son cümledeki işveli şaka içinden ciddiyet içermiyordu. Kabul ettim teklifini. Biraları aldık. Araçtan indik ve apartmanın kapısından girdik.
       Anahtarlarla evin kapısını açtıktan sonra Aydeniz ayakkabıları çıkartıp çok sıkıştım diye tuvalete koşmayı denedi ama yarı yolda durup tuvaleti göstermemi bekledi. Sonra o gidince ben de neredeyse yeni sayılan "L" biçimi koltuğumu düzenledim. Uygun bir film seçtim ve onu televizyona yansıttım. Aydeniz de çok gecikmeden gelmişti. Mutfağa geçti.        "Hadi ben biraları getireceğim sen de hazırla filmi," dedi. Elinde iki şişe bira ile geldi ve birini önüme koydu. Diğerini ise elinde tutuyordu. Yanıma oturdu. Birazcık sokulgan bir şekilde. Birasını yudumlamaya başladı. Cesaretine ise şaşkınlıkla şahit oluyordum.                "Başlatıyorum tamamsan," dedim. Onay verdi ve film başladı.
       Gaspar Noé yönetmenliğinde Irréversible filmi olmuştu seçimim. Dikkatimi tamamen filme vermeye çalıştım. Biramdan soğuk soğuk yudumlamak belki de hararetimi alıyordu o yüzden biraz hızlı içtim sanırım. Tek biradan birşey olmazdı ama daha filmin onbeşince dakikasında biraz başım dönmüştü. Tam ikinci birayı almak için kalktığımda Aydeniz ayağa kalkıp, " Bekle ben getiririm cips getireceğim zaten," diye içeri girdi. Geldiğinde cips tabağı doldu ve ben ikinci biramı yudumlamaya başladım. İkinci biranın yarısına geldiğimde ise artık başım kontrolünü kaybetmiş halde dönüyordu. Başımı Aydeniz'e doğru yaslamaya çalıştım. Son hatırladığım şey "Aydeniz ben iyi değilim galiba," oldu.
       Bir masada yatıyordum. Sırtımdan vuran soğuk bedenimdeki çıplaklığı ele geçirmişti. Gözlerim kapalıydı ama etrafı görebiliyordum göz kapaklarımın içinden. Bulanık yüzler etrafımda toplanmış beni inceliyorlardı. Bakışlar masadan daha soğuk daha incitici idi. Beyaz ışığın altında bir sürü el bana doğru uzanıyor ama dokunamıyor gibiydi. Felçli gibiydim hareket edemiyordum. Sesim çıkmıyor boğazımda bağırtılar soluk bir yutkunma olarak kalıyordu. Eller uzanırken uzaktan bir kadının bana doğru yaklaştığını gördüm ayaklarımın arasından. Adım adım topuklarını yere vura vura bana yaklaştı Kulaklarımı zangırdatan bu topuk sesi ayaklarımın ucuna kadar geldi. Durdu. Bir el ayağıma dokundu. Sıcaktı. Ateş ve enerji veriyordu bedenime. El, ayak parmaklarımdan yukarı tırmanmaya başladı hafif bir dokunuşla. Kademe kademe her ilerleyiş ile vücudum bu sıcaklığa alışıyordu. Önce dizlerime, sonra uyluğuma ve kasıklarımın içinden belime gelmişti. Göğüslerime tırmandıkça ısı artıyordu. Boynuma ilerledi bir müddet orada kaldı. Sonra diğer yandan masanın üstüne çıktı. Boynumu okşayan eller bana rahatlık vermişti. O rahatlıkla kendimi bıraktım. Zararsızdı. Eller bir anda soğumaya ve boğazımı sıkmaya başladı. Gittikçe gırtlağıma sarılan bu ellere sahip yüz değişmeye kısa dalgalı saçlı bir erkeğe dönüşmeye başladı. Daha da fazla sıkıyordu her saniye. Ellerimi debelenmek için vuramıyordum bile. Artık ciğerlerim de debelenmeyi bıraktı. Ve kendimi gecenin ortasında derin ve güçlü bir nefesle ter içinde yastıktan kalkarken buldum.


       Uyandığımda ise kendimi bulduğum hal dehşet vericiydi. Elimde nereden geldiğini bilmediğim ve çeliğinde kan olan bir bıçak durmaktaydı. Tam elime oturtulmuştu. Sağ elime. Uyuduğumu bilmesem ben kullandım diyebilirdim ama nasıl olmuştu bu? Kan, bıçaktan kıyafetime bulaşmış ve koltuğa akmıştı. Yerlerde kan damlaları vardı. Artık kurumaya yakın ve loş ışık altında yatak odasını işaret eden bir iz gibi duruyorlardı. Yerimden bir miktar tereddüt ve panik halinde kalktım. Bıçak ise elimde her tehlikeye karşı sıkı sıkı duruyordu. Yatak odamın kapısını yavaş ve sessizce araladım. Yatakta boyuna uzanmış durumda bir siluet vardı. Işığı açtım. Sonrasında ise açmamayı diledim. Aydeniz üzerinde kıyafetleri ile kanlar içinde yatıyordu. Yatak tamamen kan revan içindeydi. Yatak odası bir mezbahane olarak kullanılmıştı. Bir insan mezbahanesi. Çünkü Aydeniz'e biraz daha yaklaştıkça bir hayvan gibi boğazlandığını farkettim. Derince kesilmişti boğazı. Yerler, yatak, aynalı dolap ve duvarların bazı yerleri şerit halinde kana bulanmıştı. Ben ise ne yapacağımı bilmiyor, ilk kez korkuyordum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder