7
Uyanış
İki gün sonra bir cuma günü öğlen vakti telefon çaldı. Arayan Aydeniz idi. İçimde bir kıpırtı hissettim yine istemsizce. Telefonu açtım.
"Efendim kiminle
görüşüyorum?"
"Yani kızım
seninle geçiciyim demenin başka yolu mu bu?"
"Yok ya konuşmaya
renkli başlama çabaları diyelim."
"Hıı, anladım.
Senden ses çıkmayınca ben arayım dedim."
Bir utanç duygusu
bedenimi kaplamıştı. Sonra gerçekten arayanın uzundur ben
olmadığımı anladım. Hemen bir bahane bulma çabasına girip
konuşmayı devam ettirdim.
"Ya haklısın,
ama inan yeni işleri kovalamaktan kafamı normal yaşantıma
veremedim. Nasıl kendimi affettirebilirim?"
"O zaman işte
sana fırsat. Bu akşam ablam şehir dışına seminere çıkacak. E
ben de pek yalnız kalmak istemiyorum."
Bu davet için
beklentide olduğumu sanmıyordum ama konuşmanın nereye gideceği
beni şimdiden sabırsızlığa iteklemişti. Böyle hissederken
Aydeniz konuşmasını devam ettirdi.
"Akşam beni bir
yemeğe çıkartırsın artık."
"Bir saniye.
Senin bence telafi etmen gerekirdi son gidişinden önce,"
diyerek üstünlüğü ele geçirdim bir anda.
"Aa, doğru
unuttum ben onu. Haklısın ya. O zaman aynı yerde saat yedide
buluşalım mı? Yemek filan yeriz."
Tabi ki bu teklifi
geri çevirmeyecektim.
"Zaman çok
değişti be," dedim. "Artık kızlar teklif etmeye
başlamış. Eh hadi kabul edeyim bari çok yokuşa sürmeden."
Aydeniz telefonda minik bir kahkahadan sonra "Değerlendir
bunları bak başkası olsa yapmam," dedi.
"Kendimi de özel
hissettim artık mutlu mutlu çalışabilirim," diyerek
beklediği bir karşılığı verdim belki de."
O gün saatin
ilerlemeyesi tuttu. Saniyeler saniyeliğinden vazgeçti farklı role
büründü. Ama sonunda o vakit gelirken aracımı yine B&C'ye
sürdüm. Bu defa ben önce gittim. Ben vardıktan yirmi dakika sonra
yani saat tam yedide geldi Aydeniz. Bu defa daha bakımlı daha derli
toplu gelmişti. Üstünde ağır olmayan ama sade de denilemeyecek
bir makyaj vardı. Saçlarını düzgünce topuz yapılmıştı ve
etrafı arayan gözlerle içeriye girdi. Beni gördü. Ayağa kalktım
ve geldiğinde küçük bir yanak yanağa temastan sonra sandalyesine
oturttum onu. Çantasını yanına koydu ve sohbete giriştik. Ufak
bir "Nasılsın?" ve "İşler nasıl?"
muhabbetinden sonra Aydeniz'e geçen defa ayrılış sebebini sordum.
O da bana Kaan'ı nasıl bulduğunu anlattı. Kaan'ı diyorum çünkü
biliyordum Kaan'ın cesedine gittiğini. Ürkütmüştü Kaan onu.
İster istemez de gülümsetti bu durum beni. Mesleğindeki toy
gazeteci kızımız bu durumdan etkilenmişti. "Korkunç"
ve "temiz" sıfatlarından sonra sıra yemekleri söylemeye
geldi. Tercihini tereyağlı et çeşidi yemekten yapan Aydeniz'e ben
de peynirli bir tavuk yemeğiyle eşlik ettim. Sohbet sonrasında
eski koyuluğunda olmadı. Belli ki çekinceler paylaşıyorduk ama
bir yandan da bu çekincelerin sadece kendime has olması gerektiğini
düşünüyordum. Çünkü lise dönemimizden kalma "Merve'lere
gidiyoruz," klişesi bu kez bana karşı "Ablam seminere
gidiyor," olarak değiştirilmiş idi. Ne yapmam gerektiğini
bilememekte hakkım vardı. Ama bunu Aydeniz umursamadan susuyordu.
Bakıyordu. Bazen bakışlarını yakaladığımda saçma sapan bir
sohbet açıyordum. Sonunda aklıma ablasını sormak geldi.
"Ablan ne işle
uğraşır ne yapar? Ailenden hiç bahsetmedin. Eğer özel değilse
dinlemek isterim."
Bu soru karşısında
Aydeniz masada doğrulmuştu. İyice yaklaştı masanın üzerine
eğilerek. "Sana bir sır vereyim mi?"
"Ver." Sesim
meraklanmıştı.
"Benim ablam var
ya. Bir dedektif."
"Nasıl yani?"
"Sherlock Holmes,
Hercule Poirot. Bunlar gibi. Dedektif."
İster istemez
kıllandım. Benim gibi bir adamın bir dedektifin kardeşi hem de
gazeteci bir kardeşiyle bu tip konularda beraber olması sıkıntı
yaratabilirdi. Bu düşüncemi sanki okumuş gibi davrandı Aydeniz.
Devam etti konuşmaya ve cilveli bir şekilde, "Ne oldu korktun
mu?" dedi.
"Yoo, korkmadım
niye korkayım ki?
"Korkma zaten.
Dedektif dediysek de biraz abartmış olabilirim. Kendi halinde bir
araştırmacı aslında böyle ilginç senaryoları kovalar filan."
"Gazeteci mi?"
"Hayır. Ama
hukuksal üstünlüğü biraz daha ekstraları olan bir meslek
gazeteciliğe göre."
"Polis mi o
zaman?"
"Değil.
Dedektif. Kötü adamları takip ediyor filan."
"Dalga geçmesen.
Ciddi soruyorum." Sesimde şakayla karışık ciddiyeti farketti
ve dalgacı bir tavır sergiledi.
"Peki
ciddileşiyorum. Öhöm... Benim ablam aslında..."
"Yemekleriniz
geldi efendim!"
Garson mükemmel bir
yerde bölmüştü. İstese bu kadar güzel bölemez. İşin ilginç
tarafı Aydeniz yemeğin gelmesiyle beni unutmuş ve yemeğe
gömülmüştü. Sonrasında ise bu kadar iştahlı yiyen bir kadının
yemek yemesini bölmek bana pek akıl karı gelmedi. Ben de yemeğime
başladım ve konu orada kapandı. Muhtemelen bu kızı arkadaşlarım
görse derdi ki , "aynı senin kız versiyonun, senin gibi yemek
yiyor, hiç etrafına bakmıyor ve yemek yerken başka şeye dikkat
etmiyor." Haklı da olurlardı. Yemek yerken hiç bana dikkat
etmedi. Hiç hem de. Yemekler bitti. Hesap ödendi. İş kilit
noktaya geldi. Buradan sonra ne yapılacaktı. Daha doğrusu ben bunu
nasıl soracaktım. Sanırım Aydeniz'e de aynı çekince yerleşmiş
olmalı ki ona da bir sessizlik çöktü. Sonra cesaretimi topladım.
O zor soruyu sordum.
"Şimdi plan
program ne?"
"Ya açıkçası
ben şöyle hayal ettim. Yarın haftasonu iki üç bira alırız
kendimiz için. İşte cips filan. Sende güzel filmler vardır diye
tahmin ediyorum. Sana gideriz. Ama sarkıntılık yapmaya kalkışırsan
valla oyarım."
Son cümledeki işveli
şaka içinden ciddiyet içermiyordu. Kabul ettim teklifini. Biraları
aldık. Araçtan indik ve apartmanın kapısından girdik.
Anahtarlarla evin
kapısını açtıktan sonra Aydeniz ayakkabıları çıkartıp çok
sıkıştım diye tuvalete koşmayı denedi ama yarı yolda durup
tuvaleti göstermemi bekledi. Sonra o gidince ben de neredeyse yeni
sayılan "L" biçimi koltuğumu düzenledim. Uygun bir film
seçtim ve onu televizyona yansıttım. Aydeniz de çok gecikmeden
gelmişti. Mutfağa geçti. "Hadi ben biraları getireceğim sen
de hazırla filmi," dedi. Elinde iki şişe bira ile geldi ve
birini önüme koydu. Diğerini ise elinde tutuyordu. Yanıma oturdu.
Birazcık sokulgan bir şekilde. Birasını yudumlamaya başladı.
Cesaretine ise şaşkınlıkla şahit oluyordum. "Başlatıyorum
tamamsan," dedim. Onay verdi ve film başladı.
Gaspar Noé
yönetmenliğinde Irréversible filmi olmuştu seçimim. Dikkatimi
tamamen filme vermeye çalıştım. Biramdan soğuk soğuk yudumlamak
belki de hararetimi alıyordu o yüzden biraz hızlı içtim sanırım.
Tek biradan birşey olmazdı ama daha filmin onbeşince dakikasında
biraz başım dönmüştü. Tam ikinci birayı almak için
kalktığımda Aydeniz ayağa kalkıp, " Bekle ben getiririm
cips getireceğim zaten," diye içeri girdi. Geldiğinde cips
tabağı doldu ve ben ikinci biramı yudumlamaya başladım. İkinci
biranın yarısına geldiğimde ise artık başım kontrolünü
kaybetmiş halde dönüyordu. Başımı Aydeniz'e doğru yaslamaya
çalıştım. Son hatırladığım şey "Aydeniz ben iyi değilim
galiba," oldu.
Bir masada yatıyordum.
Sırtımdan vuran soğuk bedenimdeki çıplaklığı ele geçirmişti.
Gözlerim kapalıydı ama etrafı görebiliyordum göz kapaklarımın
içinden. Bulanık yüzler etrafımda toplanmış beni
inceliyorlardı. Bakışlar masadan daha soğuk daha incitici idi.
Beyaz ışığın altında bir sürü el bana doğru uzanıyor ama
dokunamıyor gibiydi. Felçli gibiydim hareket edemiyordum. Sesim
çıkmıyor boğazımda bağırtılar soluk bir yutkunma olarak
kalıyordu. Eller uzanırken uzaktan bir kadının bana doğru
yaklaştığını gördüm ayaklarımın arasından. Adım adım
topuklarını yere vura vura bana yaklaştı Kulaklarımı
zangırdatan bu topuk sesi ayaklarımın ucuna kadar geldi. Durdu.
Bir el ayağıma dokundu. Sıcaktı. Ateş ve enerji veriyordu
bedenime. El, ayak parmaklarımdan yukarı tırmanmaya başladı
hafif bir dokunuşla. Kademe kademe her ilerleyiş ile vücudum bu
sıcaklığa alışıyordu. Önce dizlerime, sonra uyluğuma ve
kasıklarımın içinden belime gelmişti. Göğüslerime tırmandıkça
ısı artıyordu. Boynuma ilerledi bir müddet orada kaldı. Sonra
diğer yandan masanın üstüne çıktı. Boynumu okşayan eller bana
rahatlık vermişti. O rahatlıkla kendimi bıraktım. Zararsızdı.
Eller bir anda soğumaya ve boğazımı sıkmaya başladı. Gittikçe
gırtlağıma sarılan bu ellere sahip yüz değişmeye kısa dalgalı
saçlı bir erkeğe dönüşmeye başladı. Daha da fazla sıkıyordu
her saniye. Ellerimi debelenmek için vuramıyordum bile. Artık
ciğerlerim de debelenmeyi bıraktı. Ve kendimi gecenin ortasında
derin ve güçlü bir nefesle ter içinde yastıktan kalkarken
buldum.
Uyandığımda ise
kendimi bulduğum hal dehşet vericiydi. Elimde nereden geldiğini
bilmediğim ve çeliğinde kan olan bir bıçak durmaktaydı. Tam
elime oturtulmuştu. Sağ elime. Uyuduğumu bilmesem ben kullandım
diyebilirdim ama nasıl olmuştu bu? Kan, bıçaktan kıyafetime
bulaşmış ve koltuğa akmıştı. Yerlerde kan damlaları vardı. Artık kurumaya yakın ve loş ışık altında yatak odasını
işaret eden bir iz gibi duruyorlardı. Yerimden bir miktar tereddüt
ve panik halinde kalktım. Bıçak ise elimde her tehlikeye karşı
sıkı sıkı duruyordu. Yatak odamın kapısını yavaş ve sessizce
araladım. Yatakta boyuna uzanmış durumda bir siluet vardı. Işığı
açtım. Sonrasında ise açmamayı diledim. Aydeniz üzerinde
kıyafetleri ile kanlar içinde yatıyordu. Yatak tamamen kan revan
içindeydi. Yatak odası bir mezbahane olarak kullanılmıştı. Bir
insan mezbahanesi. Çünkü Aydeniz'e biraz daha
yaklaştıkça bir hayvan gibi boğazlandığını farkettim. Derince
kesilmişti boğazı. Yerler, yatak, aynalı dolap ve duvarların
bazı yerleri şerit halinde kana bulanmıştı. Ben ise ne
yapacağımı bilmiyor, ilk kez korkuyordum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder